Neden hep dürüstlük, hakkaniyet, insaf, iz'an adına hep 'daha iyi yenil'iyoruz biz! Nedir bu genlerimizdeki Pollyanna fazlalığı? Sanıyoruz ki, cidden samimi olabilirler bazen, zannediyoruz ki en azından durmuş saat gibi belli periyotlarla bir kez olsun doğruyu gösterirler.
Ve her seferinde yanılıyoruz, yeniliyoruz… Keza her seferinde suç işlemiş bir yavru kedi mahcubiyeti dahi görülmüyor yüzlerinde. Baskın ve azgın bir bilmişlik ile gerçeği, doğru olan her şeyi yamultmayı göze alıyorlar.
'İş kazası'ndan 'bilmem neresi görünen' mankeni, gazeteciyi anlayan zihniyet, doğal olarak 'Röntgen'den de paparazzilik, röntgencilik filan anlayacaktır. Kızamayız, kınayamayız. Dolayısıyla röntgen ile ultrason arasındaki farkı bilemeyip, röntgenciye ultrason çektirmeye çalışan hastaya, 'Onu bu bayan çekemez' denildiğinde bu cümlenin bir şekilde 'tesettür faciası'na dönüşmesi ve bundan bir çuval inanca, imana, muhafazakar insanlara yüklenecek malzeme türetilmesi bu zihniyet için normaldir. Seçicileşmiş bir algıdan bahsediyoruz. (Aslında başka bir kelime var; ama edep sınırlarımızı zorlarız!) Belki gencecik bir çocuğun, köy yerinde yengesiyle resmini bin bir türlü alicengiz ile ele geçirip, 'manita' imasıyla gazeteye basması da bu algının bir sonucudur. Dikkat buyurun 'Uzaktaki Yakın' başlıklı çalışmayı, 'Yataktaki kadın' olarak algılayıp muhabirlerine 'yürüyün' emri veren bir lider zihniyetten bahsediyoruz.
Lakin, gazeteciliğin evrensel birtakım kriterleri vardır. İki adet doktordan bahsediyoruz. En az benim kadar tanımıyorlar doktorları eminim. Ancak bu doktorlar hakkında haber yapan en faşist/komünist ülkenin en gözü kapalı yayın organı bile en azından hakkında yayın yaptığı doktorun görüşüne başvurur değil mi? Hani tepeden bakıyorlar ya, Türk medyasına ve Türk halkına. Hani hep üzerimizde uçuyorlar ya, hocanın ahretliği misali!
Akıl tutulması filan da değil bu, ruh savrulması, patolojik bir sorun gibi geliyor bana. Neredeyse hastanenin bahçıvanından bilmem hangi sendikanın sözcüsüne, overlokçudan ara ütücüye kadar herkesin görüşü alınıyor da, bir tek suçladıkları, -ne suçlaması- infaz ettikleri doktorların görüşü yok!
Belki de bahsi geçen yayın organının bidayetinden beri attığı tek doğru haberdi bu: 'Tesettür Faciası!' Gerçekten de ortada takıntının getirdiği bir facia vardı. Bir gazete sadece adını bildiği iki doktora var gücüyle abanıyor, özel resimleri çarpıtarak sunuyor, sonra da bunu büyük bir pişkinlikle savunuyordu.
Ve ne yazık ki burası Türkiye idi… Olurdu burada bu tür şeyler… Andıç yaşanmıştı, 28 Şubat yaşanmıştı, kendi arkadaşlarını gözlerini kırpmadan ipe çeken avcı keklikleriydi bu zihniyet.
Başka bir ülkede olsa, davalar açılır, gazeteci diye ortalıkta salınan bu zihniyet bir daha bu tür haber yapamayacak kadar ağır tazminata mahkum olur ve en azından ezik bir pişmanlık hissederlerdi.
Ama burası Türkiye… Google'da ***** arayanların en çok olduğu ülke. Günlük gazetelerinde en fazla ***** haberi yayınlayanların ülkesi… 17 yaşında gencecik bir çocuğun, saçmalıklar zinciri neticesinde hayalarından birinin alınması belki de bu yüzden normal. Zira hayalarının tamamı alınmış bir zihniyetin at koşturduğu medya cenneti Türkiye! Buraya kadarı kendileri, aileleri, ahlaki yapılarıyla ilgili bir sorun. Onlar yapacak, biz yazacağız… Onlar kızacak, akıl verecek, sopa gösterecek, böbürlenecek, plaza aynalarına bakıp, 'var mı bizim gibisi' diyecekler… Biz iyi niyetle 'Bu son olur inşallah' diyeceğiz hep. Lakin olayın bir de vahim boyutu var. Büyük çerçevede gerilen bir toplumsal fay var. 28 Şubat'ta en ileri düzeyde uygulanan bir oratoryonun tekrar sahneye konması mevzu bahis. Olay sadece kendi yazarlarının içini rahatlatacak yazılar kaleme almaları için malzeme pası verilmesi değil zira. Daha önce sahnelenen rezil bir tiyatronun tekrarı söz konusu! Alın işte yine deli saçması, akıl hastası, bir dolu budala keşfedilip umuma teşmil ediliyor ve Nacar türü otoriteler salınıyor ortalık yere. Vazgeçtik adam gibi özür dileyip utanmalarından, hiç olmazsa bu ülkeye acır insan ya hu!
M. NEDİM HAZAR
Ve her seferinde yanılıyoruz, yeniliyoruz… Keza her seferinde suç işlemiş bir yavru kedi mahcubiyeti dahi görülmüyor yüzlerinde. Baskın ve azgın bir bilmişlik ile gerçeği, doğru olan her şeyi yamultmayı göze alıyorlar.
'İş kazası'ndan 'bilmem neresi görünen' mankeni, gazeteciyi anlayan zihniyet, doğal olarak 'Röntgen'den de paparazzilik, röntgencilik filan anlayacaktır. Kızamayız, kınayamayız. Dolayısıyla röntgen ile ultrason arasındaki farkı bilemeyip, röntgenciye ultrason çektirmeye çalışan hastaya, 'Onu bu bayan çekemez' denildiğinde bu cümlenin bir şekilde 'tesettür faciası'na dönüşmesi ve bundan bir çuval inanca, imana, muhafazakar insanlara yüklenecek malzeme türetilmesi bu zihniyet için normaldir. Seçicileşmiş bir algıdan bahsediyoruz. (Aslında başka bir kelime var; ama edep sınırlarımızı zorlarız!) Belki gencecik bir çocuğun, köy yerinde yengesiyle resmini bin bir türlü alicengiz ile ele geçirip, 'manita' imasıyla gazeteye basması da bu algının bir sonucudur. Dikkat buyurun 'Uzaktaki Yakın' başlıklı çalışmayı, 'Yataktaki kadın' olarak algılayıp muhabirlerine 'yürüyün' emri veren bir lider zihniyetten bahsediyoruz.
Lakin, gazeteciliğin evrensel birtakım kriterleri vardır. İki adet doktordan bahsediyoruz. En az benim kadar tanımıyorlar doktorları eminim. Ancak bu doktorlar hakkında haber yapan en faşist/komünist ülkenin en gözü kapalı yayın organı bile en azından hakkında yayın yaptığı doktorun görüşüne başvurur değil mi? Hani tepeden bakıyorlar ya, Türk medyasına ve Türk halkına. Hani hep üzerimizde uçuyorlar ya, hocanın ahretliği misali!
Akıl tutulması filan da değil bu, ruh savrulması, patolojik bir sorun gibi geliyor bana. Neredeyse hastanenin bahçıvanından bilmem hangi sendikanın sözcüsüne, overlokçudan ara ütücüye kadar herkesin görüşü alınıyor da, bir tek suçladıkları, -ne suçlaması- infaz ettikleri doktorların görüşü yok!
Belki de bahsi geçen yayın organının bidayetinden beri attığı tek doğru haberdi bu: 'Tesettür Faciası!' Gerçekten de ortada takıntının getirdiği bir facia vardı. Bir gazete sadece adını bildiği iki doktora var gücüyle abanıyor, özel resimleri çarpıtarak sunuyor, sonra da bunu büyük bir pişkinlikle savunuyordu.
Ve ne yazık ki burası Türkiye idi… Olurdu burada bu tür şeyler… Andıç yaşanmıştı, 28 Şubat yaşanmıştı, kendi arkadaşlarını gözlerini kırpmadan ipe çeken avcı keklikleriydi bu zihniyet.
Başka bir ülkede olsa, davalar açılır, gazeteci diye ortalıkta salınan bu zihniyet bir daha bu tür haber yapamayacak kadar ağır tazminata mahkum olur ve en azından ezik bir pişmanlık hissederlerdi.
Ama burası Türkiye… Google'da ***** arayanların en çok olduğu ülke. Günlük gazetelerinde en fazla ***** haberi yayınlayanların ülkesi… 17 yaşında gencecik bir çocuğun, saçmalıklar zinciri neticesinde hayalarından birinin alınması belki de bu yüzden normal. Zira hayalarının tamamı alınmış bir zihniyetin at koşturduğu medya cenneti Türkiye! Buraya kadarı kendileri, aileleri, ahlaki yapılarıyla ilgili bir sorun. Onlar yapacak, biz yazacağız… Onlar kızacak, akıl verecek, sopa gösterecek, böbürlenecek, plaza aynalarına bakıp, 'var mı bizim gibisi' diyecekler… Biz iyi niyetle 'Bu son olur inşallah' diyeceğiz hep. Lakin olayın bir de vahim boyutu var. Büyük çerçevede gerilen bir toplumsal fay var. 28 Şubat'ta en ileri düzeyde uygulanan bir oratoryonun tekrar sahneye konması mevzu bahis. Olay sadece kendi yazarlarının içini rahatlatacak yazılar kaleme almaları için malzeme pası verilmesi değil zira. Daha önce sahnelenen rezil bir tiyatronun tekrarı söz konusu! Alın işte yine deli saçması, akıl hastası, bir dolu budala keşfedilip umuma teşmil ediliyor ve Nacar türü otoriteler salınıyor ortalık yere. Vazgeçtik adam gibi özür dileyip utanmalarından, hiç olmazsa bu ülkeye acır insan ya hu!
M. NEDİM HAZAR

Yorum