TRT
Mubarek "MEVLİT" Kandili bu sene DİYARBAKIR Ulucamisinden kutlandı

SURUN İÇİNDEKİ DİYARBAKIR
Asur kaynakları Diyarbakır’ın çok işlevli bir yapıya sahip olduğunu belirtiyor. Bu zenginlik nedeniyle da çağlar boyunca bütün kavimlerin “egemen” olmak istediği bir kenttir. Asur yağmalamalarında kentten altın ve gümüşten yapılma bol miktarda değerli eşyanın götürüldüğünü biliyoruz. Ancak kentsel gelişim hakkında bu döneme ilişkin bilgiler yok denecek kadar azdır.
Belgeler Diyarbakır’ı bir “Dicle Başkenti” haline getiren ilk topluluğun ise Aramilerden “Bit Zamani”lerin olduğunu gösteriyor. Ve o dönemde kent, surlarla çevrilmiş olan bugünkü İçkale’dir.
Diyarbakır’ın Dışkale’nin çevrelediği alan genişlemesi ise, M.Ö. 69 yılında başlayan Romalılar dönemindedir. Dışkale Surları, iki aşama halinde, bu dönemde yapılır ve kent daha güvenli bir “Uç Karakol” haline getirilir. 4.yüzyıl ortalarında ise, Diyarbakır Roma Mezopotamya’sının başkenti haline gelir. Bu dönemde, Hıristiyanlık da Roma’nın dini olmuş ve bölgede yaygınlık kazanmıştır. Surlar Diyarbakır’ı oluşturan en önemli kentsel elemanıdır ve kent içi yerleşimini doğrudan etkilemiştir. Prof.Dr. Rıfkı Arslan Suriçi yerleşmenin Roma dönemi karekterini şöyle açıklıyor:
“Dört ana kapıya bağlanan ve asal servisleri karşılayan iki yol aksı, merkezde birleşerek Helenistik orjinli Roma Planını oluştururlar. Bu kentsel strüktürü meydana getiren muhtemel yapılar düzeni, süreç içindeki değişimler sonucu günümüze sadece iki ana yol aksını ulaştırmıştır.”

Kentsel yapılaşmayı etkileyen bir başka faktör ise su kaynakları ve su yollarıdır. Kentin Doğu yakasının su ihtiyacını “Kal’a Suyu”, batı yakasının ihtiyacını ise “Balıklı Suyu” karşılar. Bu su haritası, gerek İslamiyet öncesinde oluşan dinsel ve eğitsel mekanların söz konusu su güzergahlarında toplandığını gösteriyor. Diyarbakır’ın sahip olduğu üretim, ticaret, ulaşım ve savunma olanakları gibi üstünlükler, kentin kültür ve inanç dünyasında her zaman çoklu bir karakterin oluşmasına neden olmuştur. Nitekim İslamiyet öncesi Diyarbakır ve çevresinde yaygın üç din bulunmaktadır. Bunlar Şemsilik, Musevilik ve Hıristiyanlıktır. Şemsilik, bölgenin en eski inançlarından biridir ve bu inancın merkezinde “güneş” yer alır.
Yaygınlaşan Hıristiyanlık ise, nerede ise tüm merkezleri ile Diyarbakır’dadır. Gregoryanlar, Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar bu zenginliğin önemli haklarını oluşturur. İslamiyet döneminde de benzer bir mezhep çeşitliliği vardır. Hanefi, Hambeli, Şafii, Malikii gibi mezhepler; Şii, Alevi gibi farklı İslami yorumlar aynı bölgede bir arada yaşarlar. Sonuç olarak Suriçi Diyarbakır’ında mekanların yerleşimi, dinsel ve eğitsel yapıların kent içindeki dağılımı toplulukların inançlarına göre gerçekleşmiştir. Diyarbakır, Bizans egemenliğinde yaklaşık 250 yıl istikrarsız bir dönem yaşamıştır. 639’da Halife Ömer döneminde, Arapların eline geçmiştir. İslamiyet, yeni bir güç olarak sur içindeki Diyarbakır’a yeni bir biçim verir. Bazı kiliseler camiye çevrilir, yeni egemenliğe bağlı olarak yeni yapılar kent içinde yükselir. Ancak Hıristiyanlar kentin güneybatısında varlıklarını sürdürürler.
Diyarbakır; Mervaniler, Artuklular ve Akkoyunlar dönemlerinde bayındır bir kent haline gelir. Mervani Hükümdarlarından Nasruddevle önemli bir geleneğin ilk adımını atar; vakıfların kamu hizmetlerinde kullanılması sürecini başlatır. Bu uygulama kentte; su yolları, eğitim kurumları, cami, köprü ve cami gibi yeni mekanlar kazandırır. Kent, İslam dünyasında önemli bir edebiyat ve bilim merkezi haline gelir. Bu dönemde Diyarbakır’ı gezen İranlı Bilgin Nasr-ı Hüsrev’in “Seyahatname”si Suriçi ile ilgili, bilinen ilk yazılı kaynaktır. Bu belgede Diyarbakır şöyle anlatılır:
“Kent yekpare bir kayalığın üzerine kurulmuştur... Çevresinde kara taştan bir kale duvarı yapılmıştır. Dört yanında dünyanın dört yönüne açılmış dört kapısı vardır... Kentin ortasında bir kaynak vardır ki sert taştan çıkar; beş değirmen çevirecek kadar çok güzel bir sudur, kimsecikler nereden geldiğini bilmez.
Ben dünyanın dört bucağında Arap, Acem, Hind ve Türk memleketlerinde bir çok şehirler ve kaleler gördüm; fakat yeryüzünde hiçbir ülkede Amid şehrinin kalesine benzer bir kale ne gördüm; nede başka bir yerde bunun gibi bir kale gördüm diyeni bulmadım.”
Büyük Selçuklular döneminde ise büyük bir deprem yaşar Sur içindeki Diyarbakır’da . Bu nedenle Melikşah, Ulu Cami’yi neredeyse yeniden yaptırır. 1183’ten sonra kentin egemeni olan Artuklular döneminde ise, Diyarbakır yeniden gelişkin ve huzurlu bir kent haline gelir. Evli Beden ve Yedi Kardeş gibi sanatsal niteliği yüksek iki burcun yapımı, Zinciriye ve Mesudiye gibi medreseler ve İçkale girişindeki Artuklu Kemeri ile Virantepe’deki Artuklu Sarayı bu dönemin eserleridir. Ancak daha önemlisi; bu dönemde kent yeniden bilim, kültür ve ticaret merkezi haline gelir. Dört mezhebe açık dinsel eğitimin yanısıra, matematik, geometri, felsefe, tıp, coğrafya, inşaat ve mimarlık gibi bilim alanları gelişir. Artuklu döneminde halı dokumacılığı ve ipek üretiminin de geliştiği, bakırın işlendiği görülmektedir. Canlı ticaret ilişkilerine bağlı olarak küçük sanayi benzeri üretim birimleri ortaya çıkar. Diyarbakır suriçi yerleşiminde önemli değişimler sağlayan bir diğer dönem Akkoyunlular dönemidir. Akkoyunlular da, vakıf geleneğini sürdürürler. Bu dönemde Ulu Cami gibi anıtsal yapılar onarılır, yeni cami ve mescitler yapılır. Bu anıtsal yapıları süsleyen çinilerin üretiminin Diyarbakır’daki “çin”i atölyeleri”nde” gerçekleştirildiğini son dönem araştırmalarından anlıyoruz. Akkoyunlu döneminin Diyarbakır’ı Osmanlı’nın İstanbul’u ile yarışan bir başkenttir adeta. Akkoyunlu’ların Osmanlı’ya yenilip başkentlerini Tebriz’e taşımalarından sonra; Diyarbakır’ın kentsel gelişimi 16.yüzyıla kadar değişmez. Osmanlı toprak sistemine bağlı olarak gelişen bölgedeki yeni yönetsel yapı, bazı grup ve ailelerin gelişmesine yol açar. Ticaret ve tarımsal artı değeri kontrol eden bu aileler ve kent yöneticileri kendileri için büyük ve görkemli sarayla, konutlar, köşkler yaptırır. Diğer yandan vakıflar ve hayır kurumları aracılığı ile kentte medrese. Mescit, hamam, çeşme ve han türünde kamusal hizmet veren yapılar oluştururlar. Bir kısmı günümüze ulaşan bu yapılar Osmanlı Diyarbakırlıların yeni mekanlarını oluşturur ve yeni bir zenginlik olarak kente katılır. Günümüz Diyarbakır’ı bu zenginlikleri barındıran kentsel bir sentez. Mekanlarda eksilmeler, değişimler ve kayıplar olsa bile, Diyarbakır önemli bir sentez. Daha da önemlisi, Diyarbakır’ın sosyal dokusunu hala okuyarak olması.
DİYARBAKIR KİLİSELERİ
DİYARBAKIR’DA İNANCIN TAŞ EVLERİ : KİLİSELER

Diyarbakır, yüzyıllar boyunca dinsel hoşgörüden uzaklaşmayan, etnik ve dinsel mozaiğini koruyabilen ve geleceğe taşıyabilen bir kenttir. Bu nedenle farklı dinler ve farklı mezhepler, tarih boyunca Diyarbakır’da yaşam ortamı bulabilmişlerdir. Söz konusu farklı din ve mezhepler tarafından Diyarbakır’a kültürel zenginlik olarak bir çok Kilise miras bırakılmıştır. Diyarbakır’da gerek Müslüman halkı gerekse sayıları yok denecek kadar az kalan Hıristiyan halkı, var olan Kiliselere birer kutsal mabet gözü ile bakmaktadırlar.
Bilindiği gibi Diyarbakır’da İslamiyetten önce 3 din hakimdi. Bunlardan biri Şemsiler (Güneşe tapanlar), ikincisi Yahudiler bir diğeri de Hıristiyan diniydi. Hıristiyanlar da 5 mezhebe ayrılmışlardı. Bunlar Gregoryen (Ermeni), Yakubi (Süryani Kadim), Ortodoks (Rum), Asuri (Nasturi) ve Keldani mezhebiydi. Diyarbakır, Hıristiyanlığı ilk kabul eden kavim olarak bilinen ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Süryanilerin önemli bir merkezidir. 5.Yüzyıldan sonra Süryani Ortodoks Kilisesinden ayrılan Nasturiler, Keldaniler ve Melkitlerin yanısıra Rumlar ve Ermeniler de; Diyarbakır’ın etnik zenginliğinin önemli bir parçası sayılırlar. Üstelik Ortodoks, Katolik, Protestan, Gregoryen gibi hemen hemen tüm Hıristiyan mezhebi de yüzyıllar boyunca Diyarbakır’da kendisini temsil etme olanağını bulmuşlar. Bu nedenle Anadolu’nun pek çok yerinde gayri Müslim nüfusu neredeyse bütünüyle yok olmuşken, Diyarbakır bu zenginliğine günümüzde de sahip çıkmaktadır.
Diyarbakır’da Süryani, Keldani, Nasturi, Ermeni ve Rumların ibadet ettiği 22 kilisenin varlığından söz edilmektedir. Ancak günümüzde ise bu kiliselerin bazıları tamamen bazıları ise kısmen yıkılmış olsa da bir kısmı günümüzde de cemaatlerine hizmet verdiği gibi kente gelen bir çok yerli ve yabancı turistlerin akınına uğramaktadırlar. Diyarbakır ayakta ‘kalabilen’ Kiliselerin bazıları şunlardır:
MERYEM ANA (MOR YAKUP) KİLİSESİ:
Ortodoks Süryanilere ait bir kilisedir. 3.yüzyılda yapıldığı tahmin edilen yapı, günümüzde de birkaç kez yanmış, yıkılmış, yenilenmiş ve defalarca onarım geçirmiştir. Mardin’deki Deyr-ül Zahfaran’dan gelen Patrik 2.Yakup 1871 yılında ölene kadar burada yaşamış ve yapı o dönemde Patriklik merkezi olarak da hizmet vermiştir. Diyarbakır taş ustalarının adeta bütün hünerlerini sergiledikleri yapı topluluğunda; kilise, Mor Yakup kutsal alanı, dört avlu, divanhane (derslik) ve lojman bulunmaktadır. Meryem Ana Kilisesi’nde iç duvarlar Süryani kiliselerin genel karekterine uygun bir biçimde gösterişten uzaktır. Ancak sütun başları ve kemerlerin yanısıra “kduşkudşin” (mihrap) bölümündeki akşam kürsü, parmaklıklar, kandiller, avizeler, şamdanlar, ikonokrafik motiflerle bezeli basma örtüler ve geometrik desenlerle bezenmiş ahşap kapılar duvarların bu gösterişliğini unutturur. İsa’nın diliyle ibadetlerini yapan Diyarbakırlı Süryaniler kentin tarihten gelen renkleridir.
MAR PETYUN KİLİSESİ:
Özdemir Mahallesi’ndeki Yeni Kapı Caddesi’ndedir. Ne zaman inşa edildiği tam olarak bilinmeyen ve 17.yüzyıla tarihlenen Kilise, Katolik mezhebinden Keldaniler tarafından günümüzde de kullanılmaktadır. Diyarbakır’daki pek çok yapıda olduğu gibi ana yapı malzemesi siyah bazalt taştır. Kemerlerle bölünmüş dört nefli kilisenin bazalt taş duvarları, apsis önündeki baklava dilimli ve iki renkli taş döşemelerle bir bütünlük oluşturur.
SURP SARKİS KİLİSESİ:
Mardin Kapı yakınlarındadır ve Katolik Ermenilere ait bir Kilisedir. 16.yüzyıla tarihlenmektedir. Ana yapı malzemesi siyah bazalt taştır. Dört kemer dizisinin birbirinden ayırdığı beş nefli kilise iki katlıdır.
PROTESTAN KİLİSESİ:
Mardin Kapı Yakınlarındaki Cemal Yılmaz Mahallesi’ndedir. Yapılış tarihi bilinmeyen siyah bazalt taştan yapılan kilise dikdörtgen planlıdır.
ERMENİ KATOLİK KİLİSESİ:
Hasırlı Mahallesi’nde Gazi Caddesi yakınlarındadır. Bazalt taştan yapılan kilisenin güney apsisinin mukarnaslı örtüsü ve mihrap duvarlarındaki çini kalıntıları yapının mimari zenginliğini artmaktadır.
SURP GİRAGOS KİLİSESİ:
Balıkçılarbaşı semtindeki Yeni Kapı Caddesi’ndedir. Tapu kayıtlarına göre Katolik Ermenilerin kullandığı bir kilisedir. Bugün kubbesi yıkılmış ve yer yer yıpranmış olsa bile, bütün mimari görkemi ile ayaktadır.
SAİNT GEORGE KİLİSESİ:
Uzun süreden beri Diyarbakır İl jandarma Komutanlığı ve Saraykapı Cezaevi’ni içinde barındırması üzerine halka açık olmayan Saint George Kilisesi, yapılış tarihi ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.Kilise İçkale semtindeki cezaevinin bitişinde yer almaktadır.
KIRKLAR KİLİSESİ:
5.yüzyılın sonlarında yapılan kilisede bugüne kadar yalnızca bir duvar kalıntısı ve mahzen kısmı kalmıştır. Yeri Kırklar Dağı üzerindedir.
MAR THOMA KİLİSESİ:
Yapılış tarihi tam olarak bilinmemesine rağmen geçmişte kilise olarak kullanılan Mar Thoma Kilisesi, 1639 yılında Diyarbakır’ın İslam orduları tarafından ele geçirildikten sonra camiye çevrilen kilisenin yerinde Ulu Cami bulunmaktadır.
İNANCIN TAŞEVLERİ: CAMİLER
Diyarbakır’da, 7.yüzyıldan itibaren başlayan Müslüman akınlar sonucunda egemen din islamiyet olur. Ancak bu değişim İslamiyet dışında kalan dinlerin ve mezheplerin günümüze dek ulaşmasını engellenmez.

Nitekim Diyarbakır’ın kentsel gelişimine bakıldığında, kentin Müslümanlar’ın egemenliğine geçtiği dönemde mahalle adlarının pek değişmediği, mahallelerin dinsel bir adlandırmadan çok yöneldikleri kentlerin (kapılarıyla) anılmaya devam edildiği görülür. Ancak giderek mahalleler ayrışmaya başlamış; Müslümanlar daha çok kentin kuzeyinde, gayrimüslimler ise kentin güneyinde yoğunlaşmıştır. Bu nedenle de camiler daha çok kentin kuzey yarısında yoğunlaşmıştır. Kentteki nüfusun ve buna bağlı olarak da cami sayısının artışı. 16.yüzyıldan itibaren bölgeye Osmanlıların egemen olmasıyladır. Bu dönemde hem nüfusun hem de camilerin sayısı yaklaşık olarak iki kat artmıştır. Sur içindeki camilerin en eskisi öncesinde Mar-Toma Katedrali olan, 7.yüzyılda da camiye dönüştürülen Ulu Camii’dir. 1160 yılında Nisanoğulları tarafından yaptırılan Hazreti Süleyman Camii de en eski camidir. Sur içinde kalan ve günümüze ulaşan ilk dönem camilerinin büyük bölümü Akkoyunlu döneminde yapılmıştır. Bu dönemde yapılan 12 cami arasında en eskisi 1150-51 yıllarında yapılan Ömer Seddat Camii’dir.
Osmanlılar tarafından yaptırılan 15 caminin en eskisi ise 1516 yılında yaptırılan Bıyıklı Mehmed Paşa Cemii’dir. Diyarbakır’ın pek çok yapısında olduğu gibi camilerinde de siyah bazalt taşlar kullanılmıştır.
DİYARBAKIR ULU CAMİİ
Anadolu’nun en eski camilerden biri olan Diyarbakır Ulu Camii, 639 yılında İslam orduları tarafından Diyarbakır fethedildiği zaman şehrin ortasında bulunan ve kentin en büyük kilisesi olan Mar-Toma Kilisesi’nin camiye dönüştürülmesi sonucu bugünkü halini almıştır.
Diyarbakır Suriçi semtindeki geçmişte Mar-Toma Kilisesi olan en büyük kilise şimdi ise 7.yüzyıldan itibaren dönüştürülüp Ulu Camii adını alarak sadece Diyarbakır’ın değil bölgenin de en büyük cami özelliğini taşıyor.
Gerek kiliseden camiye dönüştürülmesi, gerekse mimari yapısı ve tarihi özellikleri nedeniyle yerli turistlerin yanısıra kente gelen Hıristiyan ve Müslüman turistlerin de ilk uğrak yerlerinin başında gelmektedir
Müslümanlar tarafından 5.Harem-i Şerif (Mukaddes Mabed) olarak kabul edilen caminin dört ayrı cephesi, Müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmıştır.
Cami Selçuklular tarafından 1115 yılında tamir edildiği söyleniyor. Mermer veya kara taştan sütunlar ile korint biçimindeki yapraklarla süslü başlıklar ve üzüm dallı süslerle herkesin ilgisini çekmektedir. Ulu Camii avlusunun batı, doğu ve kuzey yanlarında kurulan “maksure”, kütüphane ve medreselerin avluda bakan yüzleri de süslemede kullanılmıştır.
Nisanoğlu Müeyyedüddin Ebu Ali Nisan adına Ulu Camii minaresinde 1115 tarihli ve yine caminin doğuya bakan kapısı üstünde Nisanoğlu Ali’ye ait olmak üzere iki kitabe vardır. Caminin güney kısmının avluya bakan yüzünde Anadolu Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1241, Artuklu Melik Salih’in 1330 tarihli ve Osmanlı Padişahı IV. Mehmed’in birer fermanı yazılıdır. Camii’nin batı kesiminin ise bir kısmını Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın tamir ettiği bilinmektedir.
Camii, çeşitli devirlere ait kitabeleri, mimari özellikleri itibariyle büyük bir değer taşımakta olup, görenleri hayretler içerisinde bırakmaktadır. Ulu Camii’nin giriş kapıları üzerinde de yine çeşitli motifler, kabartma hayvan ve meyve şekilleri ile kitabeler vardır. Özellikle ana giriş kapısı olan ve basamaklarla camiye inilen doğudaki kapının üzerindeki kitabenin her iki yanında boğaya saldıran aslan kabartması büyük ilgi görmektedir. Batı yönüne açılan küçük kapının üzerindeki taşa oyulmuş çok zarif yaprak ve meyva motifleri arasında çoğunlukla üzüm motiflerinin görülmesi de ilginçtir. Ulu Camide halen Müslümanların iki mezhebi Hanifiler ve Şafiler iki ayrı bölümde ibadetlerini sürdürmektedirler.
Caminin en önemli özelliklerinden biri de hem kilise hem de camiye dönüştürüldüğü günden bugüne kadar kente gelip geçen tüm uygarlık ve hükümdarların üzerinden ilgisini esirgememesidir. Bu ilginin özelliği tarihi misyonu ve caminin çeşitli bölümlerinde çok sayıda yazıt, motifler ve kabart hayvan figürlerinin yer almasıdır.
Ezan için güneş saati
Ulu Camii’nin avlusundaki en ilginç özelliği avlunun sağ tarafında dikilen bir taş üzerine monte edilmiş güneş saatidir. Taş’ın ortasında bıçak ağzı büyüklüğünde bir demir parçası monte edilirken, demirin her iki tarafında ise yarım ay şeklinde biri kubleye diğeri kuzeye doğru çizilen iki çizgi bulunmaktadır. Yarım ay şeklindeki her iki çizgiden 6’şar çizgi olmak üzere toplam 12 çizgi bulunmaktadır. Güneşin doğuşunda taşın ortasına dikilen demirin gölgesi hangi çizginin üstüne vurursa saat o gölgeye göre belirlenip cami imamı tarafından ezan okunduğu ve cemaatin namazlarını kıldıkları belirtilmektedir. Güneş saatinin hangi tarihte ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.
NEBİ (PEYGAMBER) CAMİİ:
16.yüzyıl başlarında Akkoyunlular tarafından yaptırılmıştır. Mimari açıdan Akkoyunlu ve Osmanlı yapıları arasında bağlantıyı sağladığı için önemlidir. 20.yüzyılın başlarında çöken caminin minaresi orijinal yerinden bugünkü olduğu yere taşınmıştır. Minare yazıtına göre 1530 yılında Kasap Hacı Hüseyin tarafından hayrat olarak yaptırılmıştır.
SAFA (PARLI) CAMİİ:
15.yüzyılda, Akkoyunlular döneminde, Uzun Hasan tarafından yaptırılmıştır ve dönemin mimari başyapıtlarındandır. Özellikle minaresinin taş işçiliği dikkat çekicidir. Minaresinin harcının Diyarbakır çevresinde yetişen kokulu bitkilerle karıldığı için yakın zamanlara kadar sadece Cuma hutbelerinde minarenin kılıfının çıkarıldığı bilinmektedir.
DÖRT AYAKLI MİNARE (ŞEYH MUTAHHAR YADA MUALLAK) CAMİİ:
Akkoyunlu Kasım Han tarafından yaptırılmıştır. Yekpare taş sütunlar üzerinde bir sanat ve teknik gösterisi gibi yükselen minare, camiden daha çok dikkat çeker. Sütunlar üzerinde sanki boşluktaymışcasına duran minaresi nedeniyle “Muallak Camii” olarak da anılır. Halk arasında, minareyi taşıyan sütun boşluklarının arasından yedi defa geçenin her dileğinin gerçekleşeceğine inanılmaktadır. Anadolu’da dört sütun üzerine oturtulmuş minaresiyle tek örnektir.
MİMAR SİNAN CAMİLERİ:
Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli mimarı olan Koca Sinan, Diyarbakır’dan, Diyarbakır’ın mimari birikiminden oldukça etkilenmişe benzer. Buraya “armağanı” olan camiler Sinan’ın gelişim çizgisinde önemli eserlerdir.
HADIM ALİ PAŞA CAMİİ:
1534-37 yılları arasında Osmanlı’nın Diyarbakır’daki 6.valisi olan Hadım Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır.Medrese, cami ve tekke kompleksinden oluşur. Caminin doğu kısmında Şafiilere ait bölüm ise yapımından yaklaşık olarak iki yüzyıl sonra eklenmiştir.
İSKENDER PAŞA CAMMİ:
1563 yılları arasında Osmanlı’nın Diyarbakır’daki 12.valisi olan İskender Paşa tarafından yaptırılmıştır. Caminin banisi olan İskender Paşa, bayındırlık işleriyle öne çıkmış bir validir. Hamravat suyunun Diyarbakır’a getirilmesinde ve İçkale’deki Ayn Zeliha suyunun akıtılmasında büyük katkısı vardır.
BEHRAM PAŞA CAMİİ:
1564-72 yılları arasında Behram Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mimar Sinan dönemi yapıları arasında en görkemli olanıdır. Mukarnasları oldukça ustalıklıdır. Mihrapta yer alan çinileri dikkat çekicidir.
MELEK AMMED PAŞA CAMİİ:
16.yüzyılda, Diyarbakırlı Melek Ahmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Plan ve mimarisinde Mimar Sinan’ın etkisi görülmektedir. Mihrabı çinilerle kaplıdır. Alttan dükan ve depolar, üstte cami bölümüyle dönemin ilginç yapılarındandır.
DİYARBAKIR MEDRESELERi :
Medreseler, İslam dünyasında Büyük Selçuklular tarafından kurumlaştırılan dinsel, deneysel bilgilerin yanısıra; tıp astronomi gibi bilimlerin okutulduğu eğitim-kültür merkezleridir.

Diyarbakır il sınırları içinde tarihi ve mimari yönden büyük değerlere sahip bir çok medrese mevcuttur. Ne yazık ki bunların bir çoğu ilgisizlik nedeniyle yıkılmaya yüz tutmuş bulunmaktadır.
Cumhuriyet tarihi öncesi adeta bir Üniversite işlevi yerine getiren kentteki Zinciriye, Mesudiye, Ali Paşa ve Müslihiddin Lari gibi medreselerde; Astronomi, Tıp, Fizik, Matematik, Biyoloji, Kimya, İlahiyat, Edebiyat ve Felsefe gibi dersler öğretilmiş, bir çok bilim adamı bu mekanlarda çeşitli tartışmalarda bulunmuş ve bir çok ilim ve bilim adamı yetiştirilmiştir.
Ancak adı geçen dört medreseyle birlikte kentte bulunan diğer bir çok medreseler de tahribata kurban gitmemek için kendisine el atılması gereken ilgiyi, desteği; igililerden ve yetkililerden beklemektedir.
Halkımıza tanıtmak istediğimiz söz konusu medreselerin tarihi misyonu birlikte tanıyalım.
ZİNCİRİYE MEDRESESİ:
Asıl adı “Sincariye Medresesi”dir. Ulu Camii’nin yanındadır.Medrese 1198 yılında İsa Ebu Dirhem tarafından yaptırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar medrese olarak kullanılmış, savaş sırasında yoksul insanlara barınak olmuştur. Medrese, 1934 yılında onarılarak Arkeoloji Müzesi haline getirilmiştir. Arkeoloji Müzesi daha sonra yeni binasına taşınmıştır. Medrese binası iklim koşullarına göre inşa edilerek, Diyarbakır evlerinde çok yaygın olarak kullanılan iki eyvanlıdır. Açık avlulu bir medrese olmasına rağmen, avlu yapısı sıcağa karşı küçültülmüş, havuz ve fıskiyelerle serinletilmiştir.
MESUDİYE MEDRESESİ:
Ulucamii’nin kuzeyinde ve camiye bitişiktir. Diyarbakır’da inşa edilen ilk büyük medresedir. 1198 yılında Artuklu Mesud Kutbeddin Ebu Muzaffer Sökman adlı hükümdarın emriyle yapıldığı üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır. Medresede çeşitli ilimlerin öğretildiği Anadolu’nun en eski ve İlk Üniversitesidir. Medresede Astronomi, Tıp, Fizik, Matematik, Biyoloji, Kimya, İlahiyat, Edebiyat ve Felsefe gibi dersler öğretilmiştir. Ayrıca bilim adamları burada çeşitli tartışmalarda bulunmuşlardır. İnşa tarzı, motif ve kitabeleriyle çok değerli bir sanat eseridir. Medrese’nin avlusundaki mihrabın iki yanına ustaca yerleştirilmiş dönebilen taş sütunlar, binanın her hangi bir yerinde gelebilecek çökme veya kaymayı tespit etmek için konulmuştur. Bina kesme taşlardan iki katlı olarak yapılmıştır.
ALİ PAŞA MEDRESESİ:
Ali Paşa Camii’nin batısında bulunan medrese Hadım Ali Paşa tarafından 1434-1537 yılları arasında yapılmıştır. Mimar Sinan’ın eseri sanılıyorsa da bu kesin değildir. Dikdörtgen avlusunu doğu ve batısında sıralanan tek katlı, önü eyvanlı beşer oda ile eyvanın güneyini çevreleyen yarım sekizgen planlı bir açık eyvan dershaneden ibarettir.
MUBLİHİDDİN LARİ MEDRESESİ:
Sefa camisinin güneyinde cami avlusu içindedir. XIV.Yüzyılın ilk yarısında yapılmıştır. Mirat_Ül Edvar, Mirkatül Ahbar isimli eserlerin yazarı ünlü bilgin Lari’nin Diyarbakır Müftüsü olduğu dönemde inşa olunmuş ve adı geçen bilgin aynı medresede ders vermiştir.
DİYARBAKIR’da YOLCU YAPILARI HANLARI
Diyarbakır’da önemli tarihi değerlere sahip yapıların arasında Han’lar da önemli bir yer tutmaktadır. Bunların başında da Deliller Hanı ve Hasan Paşa Hanı gelmektedir.
Çağlar boyu yol üstü bir duraktır Diyarbakır; adını iki önemli ticaret yoluna veren “İpek” ve “Baharat” gibi, Doğu’nun ve Batı’nın türlü türlü malları Diyarbakır’dan geçer. Anadolu’daki yol ve ticaret sistemlerinin en önemli unsurlarından biri, devletçe güzergah üzerinde belirli mesafelerde yaptırılan, korunan ve işletilen hanlar, kervansaraylardır. Anadolu Selçuklu’larından devr alınan bu sistem Osmanlı döneminde de sürdürülmüştür. Diyarbakır’da günümüze ulaşan bu tür yapılar Osmanlı döneminin ürünleridir ve çağının en güzel örnekleridir.
DELİLLER HANI (HÜSREV PAŞA HANI)

Mardin Kapı yakınlarında bulunan Deliller Hanı, Hüsrev Paşa tarafından 1527 yılında yaptırılmıştır. Gerek geçmişte gerekse günümüzde halk arasında “Hüsrev Paşa Hanı” veya “Kervansaray” da denilmektedir. Ancak halk tarafından Deliller Hanı denilmesinin nedeni islam ülkelerinden Hicaz’a gitmek üzere burada toplanan hacı namzetlerini götürmek için gelen rehberlerin (delillerin) bu handa kalmalarındandır. Hanın karşısındaki geniş alana ise “Hacılar Harabesi” adı verilmektedir. Dış dükkanlarının köşkü andıran giriş bölümü ve şadırvanlı orta avlu etrafındaki revakların ve arkalarında han odalarının yer alması ile biçimlenen Deliller Hanı, taşıdığı plan şekliyle Osmanlı hanlarının genel şemasını yansıtmaktadır. Geniş bir alanı kapsayan han iki katlıdır. Siyah-Beyaz kesme taş, moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. Diyarbakır yapılarında özellikle iki cins bazalt taş kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi içerisinde hava delikleri türe yerel deyimle “Delikli” veya “Dişitaş” denilmektedir. Yaz aylarının 40 dereceye varan sıcak günlerinde avluya veya eyvana birkaç teneke su dökülünce, taşın çukurları içine toplanan suyun buharlaşmasıyla birlikte etraf tatlı bir serinlik yayılmaktadır. Bu nedenle bu taş çok tutulmaktadır. İkincisi ise Han’ın iki katında da kalın ayaklara dayanan revaklar ve bu revakların ardındaki han odaları yer almaktadır. Duvarlarında küçük nişler bulunan bu odaların, revaklara kapılarının dışında birde pencere açıklıkları vardır. Odaların köşelere rastlayanları aynalı tonozlarla örtülü bulunmaktadır. Ve derin kapılarla revaklara açılmaktadır. Girişe paralel kemerlerin bağlandığı, beş ayak sırasının alt nefe bölündüğü ahır kısmına ışık, duvarlara açılan tek sıra pencerelerden gelmektedir. Bu pencereler tek sıra olarak açıldığından içerisi biraz karanlıktır. Doğu-batı yönünde uzanan kemerlerin aralarındaki nefler, boydan boya beşik tonozlarla örtülmüştür. Dışta dükkanları, köşkü andıran giriş bölümü ve şadırvanlı orta avlu tarafında revakların ve arkalarında han odalarının yer almasıyla teşekkül eden Deliller Hanı çok ihtişamlı görünüm sergilemektedir. Deliller Hanı Günümüzde Kervansaray Oteli olarak kullanılmaktadır.
HASAN PAŞA HANI
Hasan Paşa Hanı, Diyarbakır Ulu Camii’nin doğu girişinin karşısında ve Gazi Caddesi üzerindedir. Osmanlı döneminin üçüncü valilerden Sokollu’nun oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1572-1575 yılları arasında yaptırılmıştır. Yine Hasan Paşa döneminde yaptırılan Kuyumcular ve Ketenciler çarşılarına gelip-gidenler tarafından kullanılmıştır. Han’da tarihi iki kitabe bulunmaktadır. Diyarbakır’ın ticaret merkezinde yer alan Hasan Paşa Hanı, bugün çeşitli amaçlar için kullanılmakta ve adeta turistik bir merkez mağazası görünümündedir. Han’ın en çok dikkat çeken yerlerin başında batı cephesi gelmektedir. Altı beşik tonozlu dükkanların ikinci katından taşan iki süslü pencereyle dışarıya açılan orta kısmı , yapının genel çizgilerini tamamlamaktadır. Delil’ler Han’nın sade görünümlü ikinci katına karşılık , Hasan Paşa Hanı köşelerinde başlıklı sütuncuklar , üzerinde boşaltma kemerlerine veya köşelere rastlanmaktadır. Hanın Mukarnaslı dolguları olan pencereleri ikinci katı kuvvetle ortaya koymaktadır. İki renkli taş sıralarının yatak olarak cephelerde kullanılması yapıyı olduğundan da uzun göstermektedir. Han’da dikkat çeken diğer bir noktada iki katın revaklarında yer alan sütunların birbiri üzerine oturmasına rağmen, ikinci katta avluya doğru taşan taş konsolların bulunuşudur. Hasan Paşa Hanı bugün kuzey ve güney cepheleri dışında çarşı ve diğer yapılarla kaplıdır. Bu yüzden bütün kimliğiyle ortaya çıkmaktadır.
1612 yılında Diyarbakır’a gelen ve şehri gezen Polonyalı Simeon, seyahatnamesinde han için şunları yazmaktadır: “ Şehri indikten sonra Hasan Paşa Han’ına indim. Muazzam kargir bir bina olan hanın 500 beygiri barındırabilen yer altında iki büyük ahırı, çok güzel bir havuzu. Üç kat üzerinde bir çok kargir odaları vardır.
Evliya Çelebi ise “Kale Misal Hasan Paşa Hanı gayet metin ve müstahkem” diye bahseder.
SU YAPILARI:
ÇEŞMELER VE HAMAMLAR:
Pek çok Anadolu yerleşmelerinde olduğu gibi Diyarbakır’da da “su”, hem yaşamın hem de temizliğin kaynağıdır. “Hayratta” bulunan yöneticilerin yada varlıklı ailelerin kentin içinde her hangi bir yere “su” getirmesi, onlarada önemli bir övünç kaynağı oluşuyordu. Bir zamanlar Diyarbakır’ın meydanlarında ve sokaklarında halkın kullanımına açık çok sayıda çeşme vardı. Örneğin, 1874 tarihli Diyarbakır Vilayeti Salnamesi’nde, 130 çeşmeden söz edilmektedir.
Hemen hemen her mahallede, çeşmeler gibi bir de hamam bulunurdu. Hatta, Osmanlı döneminde salgın hastalıkları önlemek, kentte yaşayanları riske sokmamak amacıyla özellikle yabancıların de kente girişlerinde zorunlu olarak hamamlara sokulduğunu ve yıkandıktan sonra kentte girişlerine izin verildiğini biliyoruz. Surlar’daki hem İç Kale hemde Dışkale’deki dört ana kapının yakınında bir zamanlar birer hamamın bulunması, böylesi bir kamusal bakış nedeniyledir.
Kaynaklardan adı geçen 23 hamamdan Vahap Ağa Hamamı, Melek Ahmet Hamamı Ve Kadı Hamamı günümüzde de ayaktadır. Ancak maalesef hamam olarak hizmet veremeyen yapılardır.
ÖTE DÜNYA YAPILARI:
TÜRBELER:
Yaşamın izleri kadar ölümün izleri de Anadolu kentlerinin vazgeçilmez bir yüzünü oluşturur. Yüzyıllara meydan okuyan “taşlar”, ölen kişilerin adlarını ve anılarını geleceğe taşıyan türbe ve mezarlık gibi yapılara da “hayat” verir. Anadolu kentlerinde mezarlıklar yeşillerle donatılmış kent parçalarıdır. Kente yada topluma önemli faydalar sağlayan kişiler ve dini önderler; ise yine kentin içinde inşa edilen türbelere gömülür.
SULTAN SUCA TÜRBESİ:
XIII. yüzyılda kesme ve moloz taşlardan yapıldığı tahmin edilen yapı, Mardin Kapısı içinde, Delil’ler Hanı’nın karşısındadır.
İSKENDER PAŞA TÜRBESİ:
İskender Paşa Camii’nin bahçesi içindedir. Camiyi İskender Paşa’nın yada çocuklarının yaptırdığı sanılmaktadır. Diyarbakır türbeleri en ilginçlerindendir.; mescit ile mezar (türbe) olarak iki kısmından oluşur.
ŞEYH ABDÜLCELİL TÜRBESİ:
Şeyh Safa Çamii’nin avlusundadır. 15-15 yüzyıllarda yapıldığı tahmin edilmektedir.
SARI SALTUK TÜRBESİ:
Urfa Kapı’nın iç yönünde, Gülşeniler Türbesi olarak bilinen yapılar topluluğu içindedir. Mimarisi ve süslemeleriyle Diyarbakır türbeleri içinde önemli bir yeri vardır.
ZİNCİRKIRAN TÜRBESİ:
İçkmale’nin dışında, Nasuh Paşa Camii’nin güneyindedir.
LALA BEY TÜRBESİ:
Lala Bey Camii’nin yanındadır. Camiyle aynı dönemde, tahminen 15-16 yüzyılda yapılmıştır. Yapıda bulunan “mumyalık” bölümü, Diyarbakır türbelerinde pek sık rastlanmayan bir özelliktir.
DİYARBAKIR’IN SOKAKLARI (KÜÇELER) VE EVLERİ
Surlarla çevrilen eski Diyarbakır’dan bazı kaynaklar, “Amid”adıyla sözeder. Kimi yorumculara göre Amid, “Mezopotamya’nın bittiği yer” anlamına gelir.
Diyarbakır sokakları ve evlerinin şekillenmesinde surlar önemli bir rol oynamaktadır. Surlar kentin genişlemesini sınırladığı için sur içinde yoğunlaşma artmış, evler birbirine bitişmiş, sokaklar daralmıştır. Bu da gölgelik alanların çoğalmasını, serinliğin artmasını sağlamıştır. Bu tür bir sıkışıklık sokakların şekillenmesinde bazı durumlar yaratmış ve mahremiyeti sağlamak için evler, sokaklardan yüksek duvarlarla ayrılmıştır. Bazalt parke taş döşeli eski Diyarbakır sokaklarında sürekli akan çeşmeler, sokaklara temizlik ve canlılık katardı.
DİYARBAKIR GELENEKSEL EVLERİ
Sur içindeki Diyarbakır, ilk elden yoğun ve sıkışık yapısıyla dikkat çeker. Bu yoğunluk bir yönüyle Doğu Karekterli organik yapılaşmayı, bir yönüyle de Roma döneminden bu yana Sur içinde sıkışmış bir kenti ifade eder. Roma döneminde kalan ve günümüzde de yer yer hala kullanılan kanalizasyon ağı, mimarisi dokunun eskiden de sıkışık olduğunu gösterir. Sokaklar ve evler kaçınılmaz olarak bu sıkışık dokudan payını alır. Evler genel olarak düzensiz bir geometri ile birbirinden ayrılır yada birbirine yaklaşır. Ancak parseller ne kadar düzenli olursa olsun, evleri çevreleyen avlu duvarları, birbirleriyle olabildiğince dik açıyla buluşur.
Diyarbakır’da köklü bir mimari gelişiminin varlığını ortaya koyan eski yapıların başında evler gelmektedir. En az 5 bin yıllık bir geçmişe sahip Diyarbakır’ın evleri de; yüzyılların verdiği tecrübe neticesi gelişerek, kentin tarihi kimliğine ve iklim şartlarına uygun durumuna getirilmiştir. Evlerin itinayla inşa edilmesi kendine özgü karekteristik özellikler taşıyan bir mimari yapının oluşmasını beraberinde getirmiştir. Diyarbakır evleri genellikle kara bazalt taşından inşa edilmiştir. Evler çoğu zaman bodrum kısmı bazalt taşından, üst kat ise arası tuğla dolgu ahşap karkas olarak inşaa edilmiştir.
Bazalt taş Diyarbakır yapılarının esas malzemesidir. Bölge halkı bazalt’ın renginden ve çok kullanılmış olmasından dolayı Diyarbakır’a “KARA AMİD” ismi koymuşlardı. Diyarbakır’da ayrıca duvarların çoğunda bir sıra siyah, bir sıra beyaz; kemer taşları ve sütun gövdeleri de siyah, beyaz münavebeli olarak kullanılmıştır.
Diyarbakır evlerinin yapımında Anadolu’nun köklü geleneğini Doğu’dan ve Mezopotamya’dan gelen etkilerle beslenmiş ve yörede var olan her kültürün katkısıyla yeni sentezlere ulaşmıştır. Diyarbakır evlerinin biçimlenişinde “Yazları çok sıcak, kışları çok soğuk” geçen yöre ikliminin etkisi de büyüktür. Bu yüzden, eski Diyarbakır evleri; “yazlık”, “kışlık”, ve “mevsimlik” bölümler halinde yapılırdı.
Yazlık bölüm, en özenli ve en süslü odaların yer aldığı kısımdır. Daima kuzeye bakan , kuzey rüzgarlarına açık eyvanların altında, “soğukluk” denilen ve bazen içerisinde küçük bir taş havuz da bulunan odalar yer alır. Yazları, dışarıda gölgede 45-50 dereceyi bulan sıcaklık, yöreye özgü bir odada 20-25 dereceye düşer.
Avlularla çevrelenmiş evlerin sokaklarla buluşma noktası, kuşkusuz kapılardır. Kapılar, hem sokakla buluşma, dışa açılma hem de ev içi hayatı koruma, sakınma işlevini üstlenir. Eyvan ise Diyarbakır evlerinin en göze çarpan mimari unsurudur. Evin bütün zenginliğini kendinde toplar. Genellikle kırık kemerlidirler. Evlerin bol güneş alması için genellikle çok sayıda pencereleri mevcuttur.
Diyarbakır evlerinde avlu, eyvanın devamı ve tamamlayıcısı niteliğindedir. Şiddetli soğuk geçen günler dışında hayat eyvan ve avluda geçer. Avlular sokağa tamamen kapalı olduğu gibi komşu evlerden de görünmezler. Eski Diyarbakır evlerinde “Haremlik ve Selamlık” olarak iki bölüm mevcuttur. Bu evlerin en önemli odası ise “Mabeyn” odasıdır. İki bölümü birbirine bağlayan bu odadan, evin erkeğe harem kısmına geçer. Mutfaklarda evlerin harem kısmında bulunur. Ve tek kemerli bir eyvan şeklindedir. Avluya açık olan mutfağın zemini taşlarla döşelidir.
Diyarbakır eski evlerine en iyi örnek olarak bilinen Cemil Paşa Konağı, İskender Paşa Konağı,
ve halen Diyarbakır’da Kültür Müzesi haline getirilen ve 1820 yılında yapılan Cahit Sıtkı Tarancı’nın evidir. Sosyolog Ziya Gökalp ve yazar Esma Ocak’ın evleri de en iyi mimariye sahip Diyarbakır eski evleri arasında yer almaktadırlar.
İKİ DÜNYA ARASINDA: KÖPRÜLER:
TAŞI DÜŞLE ÖRMEK; SUYU TAŞLA AŞMAKTIR KÖPRÜLER...

Köprü yada merdiven gibi bir mekanı aşan, onu başka mekanlara ulaştıran mimarlık çözümleri, aslında insan zekasının büyük sıçramaları, büyük buluşlarıdır. Gündelik yaşam içinde bunu keşfetmek oldukça zordur. Bu nedenle bir su yolunu taşla örerek aşmak, neresinden bakılırsa bakılsın büyük bir cesaret ve yetenek sayılmalı. Bu yeteneği kime borçlu olduğumuzu bilmiyoruz. Geride bıraktığımız pek çok “ilk” gibi ilk köprüler de insanlığın ortak/anonim çözümü. Ya da en azından bugün böyle olduğunu kabul ediyoruz. Ancak köprü bir kez “kurulduktan” sonra “geçiş” başlar. Suyu aşarız. Özlemi, sılayı, ayrılığı aşarız. Buluşmalar, bir arada olmalar, kavuşmalar gelir. Bu yüzden alçak gönüllü birer hizmetli olan köprüler, sosyal ve kültürel yaşamımızda da önemli işler başarır. Karayoluyla kentin giriş ve çıkış ulaşımını sağlayan bu köprüler aynı zamanda tarihi bir misyona sahip. Diyarbakır’da en önemli köprüler Dicle Köprüsü (On Gözlü Köprü, Malabadi Köprüsü, Çermik ilçesi yakınındaki Haburman Köprüsü ve Devegeçidi Köprüsüdür.
DİCLE KÖPRÜSÜ (ON GÖZLÜ KÖPRÜ
Surların hemen dışında, Dicle üstünde bir köprü vardır. Halkın değişiyle “On Gözlü”, kaynaklara göre de “Dicle Köprüsü” Dicle Köprüsü, Diyarbakır’ın güneyinde 3 km uzaklıktaki “Kırklar Dağı” eteğinde, eski Silvan yolu üzerindedir. Köprü kesik üzerinde bloklarla karaya birleşir. Üzerinde kitabesinde Hicri 457 (M.1065) tarihinde Mervanlı Hükümdarı Nizamüddevle Nasr’ın zamanında inşa edildiği ve mimarisinin Yusuf oğlu Ubeyd olduğu yazılıdır. Sağlamlığı ile ünlü köprü, asırlardan beri Dicle’nin azgın sularına büyük bir güçle karşı koymaktadır. Dicle Nehri’nin Diyarbakırlılar kutsal sayar ve (Allah’a Giden Yol) olduğuna inanırlar. Bu inançtaki binlerce Diyarbakırlı kadın ve genç kız her yıl Kurban Bayramı akşamı “On Gözlü Köprü’nün üstünde toplanıp dileklerinin yerine gelmesi çin dualar okur ve daha önce yazdırdıkları Allah’a ‘yazdıkları’ dilekçelerini dualar okuyarak nehre atarlar.
MALABADİ KÖPRÜSÜ:
Silvan ilçesine 24 km. mesafede Diyarbakır Batman yolu üzerinde muhteşem bir Artuklu eseri olan Malabadi Köprüsü dünyada tay köprüsü içerisinde kemeri en geniş olanıdır. Kemerin her iki yanında iç tarafta kervan ve yolcular tarafından, özellikle kışın zorlu günlerinde barınak olarak kullanılan iki oda bulunmaktadır. Her biri başka başka uzunluklarda ve kırık hatlar halinde üç bölümden oluşan köprü, doğu ve batıda hafif eğilimlerle yollara bağlanmıştır. Orta bölüm kayalıklar üzerinde oturtulmuş bir kitle halindedir. Burada sivri şekilde ve 38.60 cm. açlıkta çok büyük bir kemer ile sepet kulpu şeklinde, 3 m. açıklıkta küçük bir kemer vardır. Köprü biri çok büyük olmak üzere beş gözlüdür. Albert Gabriel köprünün tarifini şöyle açıklamaktadır: “Modern statik hesabının olmadığı devirde bu açıklıkta o zaman için böyle bir eser hayranlık ve takdiri muciptir. Ayasofya’nın kubbesi köprünün altına rahatlıkla girer. Balkanlarda, Türkiye’de Orta Şark’ta bu açıklıkta, bu yaşta köprü yoktur.”



Mubarek "MEVLİT" Kandili bu sene DİYARBAKIR Ulucamisinden kutlandı

SURUN İÇİNDEKİ DİYARBAKIR
Asur kaynakları Diyarbakır’ın çok işlevli bir yapıya sahip olduğunu belirtiyor. Bu zenginlik nedeniyle da çağlar boyunca bütün kavimlerin “egemen” olmak istediği bir kenttir. Asur yağmalamalarında kentten altın ve gümüşten yapılma bol miktarda değerli eşyanın götürüldüğünü biliyoruz. Ancak kentsel gelişim hakkında bu döneme ilişkin bilgiler yok denecek kadar azdır.
Belgeler Diyarbakır’ı bir “Dicle Başkenti” haline getiren ilk topluluğun ise Aramilerden “Bit Zamani”lerin olduğunu gösteriyor. Ve o dönemde kent, surlarla çevrilmiş olan bugünkü İçkale’dir.
Diyarbakır’ın Dışkale’nin çevrelediği alan genişlemesi ise, M.Ö. 69 yılında başlayan Romalılar dönemindedir. Dışkale Surları, iki aşama halinde, bu dönemde yapılır ve kent daha güvenli bir “Uç Karakol” haline getirilir. 4.yüzyıl ortalarında ise, Diyarbakır Roma Mezopotamya’sının başkenti haline gelir. Bu dönemde, Hıristiyanlık da Roma’nın dini olmuş ve bölgede yaygınlık kazanmıştır. Surlar Diyarbakır’ı oluşturan en önemli kentsel elemanıdır ve kent içi yerleşimini doğrudan etkilemiştir. Prof.Dr. Rıfkı Arslan Suriçi yerleşmenin Roma dönemi karekterini şöyle açıklıyor:
“Dört ana kapıya bağlanan ve asal servisleri karşılayan iki yol aksı, merkezde birleşerek Helenistik orjinli Roma Planını oluştururlar. Bu kentsel strüktürü meydana getiren muhtemel yapılar düzeni, süreç içindeki değişimler sonucu günümüze sadece iki ana yol aksını ulaştırmıştır.”

Kentsel yapılaşmayı etkileyen bir başka faktör ise su kaynakları ve su yollarıdır. Kentin Doğu yakasının su ihtiyacını “Kal’a Suyu”, batı yakasının ihtiyacını ise “Balıklı Suyu” karşılar. Bu su haritası, gerek İslamiyet öncesinde oluşan dinsel ve eğitsel mekanların söz konusu su güzergahlarında toplandığını gösteriyor. Diyarbakır’ın sahip olduğu üretim, ticaret, ulaşım ve savunma olanakları gibi üstünlükler, kentin kültür ve inanç dünyasında her zaman çoklu bir karakterin oluşmasına neden olmuştur. Nitekim İslamiyet öncesi Diyarbakır ve çevresinde yaygın üç din bulunmaktadır. Bunlar Şemsilik, Musevilik ve Hıristiyanlıktır. Şemsilik, bölgenin en eski inançlarından biridir ve bu inancın merkezinde “güneş” yer alır.
Yaygınlaşan Hıristiyanlık ise, nerede ise tüm merkezleri ile Diyarbakır’dadır. Gregoryanlar, Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar bu zenginliğin önemli haklarını oluşturur. İslamiyet döneminde de benzer bir mezhep çeşitliliği vardır. Hanefi, Hambeli, Şafii, Malikii gibi mezhepler; Şii, Alevi gibi farklı İslami yorumlar aynı bölgede bir arada yaşarlar. Sonuç olarak Suriçi Diyarbakır’ında mekanların yerleşimi, dinsel ve eğitsel yapıların kent içindeki dağılımı toplulukların inançlarına göre gerçekleşmiştir. Diyarbakır, Bizans egemenliğinde yaklaşık 250 yıl istikrarsız bir dönem yaşamıştır. 639’da Halife Ömer döneminde, Arapların eline geçmiştir. İslamiyet, yeni bir güç olarak sur içindeki Diyarbakır’a yeni bir biçim verir. Bazı kiliseler camiye çevrilir, yeni egemenliğe bağlı olarak yeni yapılar kent içinde yükselir. Ancak Hıristiyanlar kentin güneybatısında varlıklarını sürdürürler.
Diyarbakır; Mervaniler, Artuklular ve Akkoyunlar dönemlerinde bayındır bir kent haline gelir. Mervani Hükümdarlarından Nasruddevle önemli bir geleneğin ilk adımını atar; vakıfların kamu hizmetlerinde kullanılması sürecini başlatır. Bu uygulama kentte; su yolları, eğitim kurumları, cami, köprü ve cami gibi yeni mekanlar kazandırır. Kent, İslam dünyasında önemli bir edebiyat ve bilim merkezi haline gelir. Bu dönemde Diyarbakır’ı gezen İranlı Bilgin Nasr-ı Hüsrev’in “Seyahatname”si Suriçi ile ilgili, bilinen ilk yazılı kaynaktır. Bu belgede Diyarbakır şöyle anlatılır:
“Kent yekpare bir kayalığın üzerine kurulmuştur... Çevresinde kara taştan bir kale duvarı yapılmıştır. Dört yanında dünyanın dört yönüne açılmış dört kapısı vardır... Kentin ortasında bir kaynak vardır ki sert taştan çıkar; beş değirmen çevirecek kadar çok güzel bir sudur, kimsecikler nereden geldiğini bilmez.
Ben dünyanın dört bucağında Arap, Acem, Hind ve Türk memleketlerinde bir çok şehirler ve kaleler gördüm; fakat yeryüzünde hiçbir ülkede Amid şehrinin kalesine benzer bir kale ne gördüm; nede başka bir yerde bunun gibi bir kale gördüm diyeni bulmadım.”
Büyük Selçuklular döneminde ise büyük bir deprem yaşar Sur içindeki Diyarbakır’da . Bu nedenle Melikşah, Ulu Cami’yi neredeyse yeniden yaptırır. 1183’ten sonra kentin egemeni olan Artuklular döneminde ise, Diyarbakır yeniden gelişkin ve huzurlu bir kent haline gelir. Evli Beden ve Yedi Kardeş gibi sanatsal niteliği yüksek iki burcun yapımı, Zinciriye ve Mesudiye gibi medreseler ve İçkale girişindeki Artuklu Kemeri ile Virantepe’deki Artuklu Sarayı bu dönemin eserleridir. Ancak daha önemlisi; bu dönemde kent yeniden bilim, kültür ve ticaret merkezi haline gelir. Dört mezhebe açık dinsel eğitimin yanısıra, matematik, geometri, felsefe, tıp, coğrafya, inşaat ve mimarlık gibi bilim alanları gelişir. Artuklu döneminde halı dokumacılığı ve ipek üretiminin de geliştiği, bakırın işlendiği görülmektedir. Canlı ticaret ilişkilerine bağlı olarak küçük sanayi benzeri üretim birimleri ortaya çıkar. Diyarbakır suriçi yerleşiminde önemli değişimler sağlayan bir diğer dönem Akkoyunlular dönemidir. Akkoyunlular da, vakıf geleneğini sürdürürler. Bu dönemde Ulu Cami gibi anıtsal yapılar onarılır, yeni cami ve mescitler yapılır. Bu anıtsal yapıları süsleyen çinilerin üretiminin Diyarbakır’daki “çin”i atölyeleri”nde” gerçekleştirildiğini son dönem araştırmalarından anlıyoruz. Akkoyunlu döneminin Diyarbakır’ı Osmanlı’nın İstanbul’u ile yarışan bir başkenttir adeta. Akkoyunlu’ların Osmanlı’ya yenilip başkentlerini Tebriz’e taşımalarından sonra; Diyarbakır’ın kentsel gelişimi 16.yüzyıla kadar değişmez. Osmanlı toprak sistemine bağlı olarak gelişen bölgedeki yeni yönetsel yapı, bazı grup ve ailelerin gelişmesine yol açar. Ticaret ve tarımsal artı değeri kontrol eden bu aileler ve kent yöneticileri kendileri için büyük ve görkemli sarayla, konutlar, köşkler yaptırır. Diğer yandan vakıflar ve hayır kurumları aracılığı ile kentte medrese. Mescit, hamam, çeşme ve han türünde kamusal hizmet veren yapılar oluştururlar. Bir kısmı günümüze ulaşan bu yapılar Osmanlı Diyarbakırlıların yeni mekanlarını oluşturur ve yeni bir zenginlik olarak kente katılır. Günümüz Diyarbakır’ı bu zenginlikleri barındıran kentsel bir sentez. Mekanlarda eksilmeler, değişimler ve kayıplar olsa bile, Diyarbakır önemli bir sentez. Daha da önemlisi, Diyarbakır’ın sosyal dokusunu hala okuyarak olması.
DİYARBAKIR KİLİSELERİ
DİYARBAKIR’DA İNANCIN TAŞ EVLERİ : KİLİSELER

Diyarbakır, yüzyıllar boyunca dinsel hoşgörüden uzaklaşmayan, etnik ve dinsel mozaiğini koruyabilen ve geleceğe taşıyabilen bir kenttir. Bu nedenle farklı dinler ve farklı mezhepler, tarih boyunca Diyarbakır’da yaşam ortamı bulabilmişlerdir. Söz konusu farklı din ve mezhepler tarafından Diyarbakır’a kültürel zenginlik olarak bir çok Kilise miras bırakılmıştır. Diyarbakır’da gerek Müslüman halkı gerekse sayıları yok denecek kadar az kalan Hıristiyan halkı, var olan Kiliselere birer kutsal mabet gözü ile bakmaktadırlar.
Bilindiği gibi Diyarbakır’da İslamiyetten önce 3 din hakimdi. Bunlardan biri Şemsiler (Güneşe tapanlar), ikincisi Yahudiler bir diğeri de Hıristiyan diniydi. Hıristiyanlar da 5 mezhebe ayrılmışlardı. Bunlar Gregoryen (Ermeni), Yakubi (Süryani Kadim), Ortodoks (Rum), Asuri (Nasturi) ve Keldani mezhebiydi. Diyarbakır, Hıristiyanlığı ilk kabul eden kavim olarak bilinen ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Süryanilerin önemli bir merkezidir. 5.Yüzyıldan sonra Süryani Ortodoks Kilisesinden ayrılan Nasturiler, Keldaniler ve Melkitlerin yanısıra Rumlar ve Ermeniler de; Diyarbakır’ın etnik zenginliğinin önemli bir parçası sayılırlar. Üstelik Ortodoks, Katolik, Protestan, Gregoryen gibi hemen hemen tüm Hıristiyan mezhebi de yüzyıllar boyunca Diyarbakır’da kendisini temsil etme olanağını bulmuşlar. Bu nedenle Anadolu’nun pek çok yerinde gayri Müslim nüfusu neredeyse bütünüyle yok olmuşken, Diyarbakır bu zenginliğine günümüzde de sahip çıkmaktadır.
Diyarbakır’da Süryani, Keldani, Nasturi, Ermeni ve Rumların ibadet ettiği 22 kilisenin varlığından söz edilmektedir. Ancak günümüzde ise bu kiliselerin bazıları tamamen bazıları ise kısmen yıkılmış olsa da bir kısmı günümüzde de cemaatlerine hizmet verdiği gibi kente gelen bir çok yerli ve yabancı turistlerin akınına uğramaktadırlar. Diyarbakır ayakta ‘kalabilen’ Kiliselerin bazıları şunlardır:
MERYEM ANA (MOR YAKUP) KİLİSESİ:
Ortodoks Süryanilere ait bir kilisedir. 3.yüzyılda yapıldığı tahmin edilen yapı, günümüzde de birkaç kez yanmış, yıkılmış, yenilenmiş ve defalarca onarım geçirmiştir. Mardin’deki Deyr-ül Zahfaran’dan gelen Patrik 2.Yakup 1871 yılında ölene kadar burada yaşamış ve yapı o dönemde Patriklik merkezi olarak da hizmet vermiştir. Diyarbakır taş ustalarının adeta bütün hünerlerini sergiledikleri yapı topluluğunda; kilise, Mor Yakup kutsal alanı, dört avlu, divanhane (derslik) ve lojman bulunmaktadır. Meryem Ana Kilisesi’nde iç duvarlar Süryani kiliselerin genel karekterine uygun bir biçimde gösterişten uzaktır. Ancak sütun başları ve kemerlerin yanısıra “kduşkudşin” (mihrap) bölümündeki akşam kürsü, parmaklıklar, kandiller, avizeler, şamdanlar, ikonokrafik motiflerle bezeli basma örtüler ve geometrik desenlerle bezenmiş ahşap kapılar duvarların bu gösterişliğini unutturur. İsa’nın diliyle ibadetlerini yapan Diyarbakırlı Süryaniler kentin tarihten gelen renkleridir.
MAR PETYUN KİLİSESİ:
Özdemir Mahallesi’ndeki Yeni Kapı Caddesi’ndedir. Ne zaman inşa edildiği tam olarak bilinmeyen ve 17.yüzyıla tarihlenen Kilise, Katolik mezhebinden Keldaniler tarafından günümüzde de kullanılmaktadır. Diyarbakır’daki pek çok yapıda olduğu gibi ana yapı malzemesi siyah bazalt taştır. Kemerlerle bölünmüş dört nefli kilisenin bazalt taş duvarları, apsis önündeki baklava dilimli ve iki renkli taş döşemelerle bir bütünlük oluşturur.
SURP SARKİS KİLİSESİ:
Mardin Kapı yakınlarındadır ve Katolik Ermenilere ait bir Kilisedir. 16.yüzyıla tarihlenmektedir. Ana yapı malzemesi siyah bazalt taştır. Dört kemer dizisinin birbirinden ayırdığı beş nefli kilise iki katlıdır.
PROTESTAN KİLİSESİ:
Mardin Kapı Yakınlarındaki Cemal Yılmaz Mahallesi’ndedir. Yapılış tarihi bilinmeyen siyah bazalt taştan yapılan kilise dikdörtgen planlıdır.
ERMENİ KATOLİK KİLİSESİ:
Hasırlı Mahallesi’nde Gazi Caddesi yakınlarındadır. Bazalt taştan yapılan kilisenin güney apsisinin mukarnaslı örtüsü ve mihrap duvarlarındaki çini kalıntıları yapının mimari zenginliğini artmaktadır.
SURP GİRAGOS KİLİSESİ:
Balıkçılarbaşı semtindeki Yeni Kapı Caddesi’ndedir. Tapu kayıtlarına göre Katolik Ermenilerin kullandığı bir kilisedir. Bugün kubbesi yıkılmış ve yer yer yıpranmış olsa bile, bütün mimari görkemi ile ayaktadır.
SAİNT GEORGE KİLİSESİ:
Uzun süreden beri Diyarbakır İl jandarma Komutanlığı ve Saraykapı Cezaevi’ni içinde barındırması üzerine halka açık olmayan Saint George Kilisesi, yapılış tarihi ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.Kilise İçkale semtindeki cezaevinin bitişinde yer almaktadır.
KIRKLAR KİLİSESİ:
5.yüzyılın sonlarında yapılan kilisede bugüne kadar yalnızca bir duvar kalıntısı ve mahzen kısmı kalmıştır. Yeri Kırklar Dağı üzerindedir.
MAR THOMA KİLİSESİ:
Yapılış tarihi tam olarak bilinmemesine rağmen geçmişte kilise olarak kullanılan Mar Thoma Kilisesi, 1639 yılında Diyarbakır’ın İslam orduları tarafından ele geçirildikten sonra camiye çevrilen kilisenin yerinde Ulu Cami bulunmaktadır.
İNANCIN TAŞEVLERİ: CAMİLER
Diyarbakır’da, 7.yüzyıldan itibaren başlayan Müslüman akınlar sonucunda egemen din islamiyet olur. Ancak bu değişim İslamiyet dışında kalan dinlerin ve mezheplerin günümüze dek ulaşmasını engellenmez.

Nitekim Diyarbakır’ın kentsel gelişimine bakıldığında, kentin Müslümanlar’ın egemenliğine geçtiği dönemde mahalle adlarının pek değişmediği, mahallelerin dinsel bir adlandırmadan çok yöneldikleri kentlerin (kapılarıyla) anılmaya devam edildiği görülür. Ancak giderek mahalleler ayrışmaya başlamış; Müslümanlar daha çok kentin kuzeyinde, gayrimüslimler ise kentin güneyinde yoğunlaşmıştır. Bu nedenle de camiler daha çok kentin kuzey yarısında yoğunlaşmıştır. Kentteki nüfusun ve buna bağlı olarak da cami sayısının artışı. 16.yüzyıldan itibaren bölgeye Osmanlıların egemen olmasıyladır. Bu dönemde hem nüfusun hem de camilerin sayısı yaklaşık olarak iki kat artmıştır. Sur içindeki camilerin en eskisi öncesinde Mar-Toma Katedrali olan, 7.yüzyılda da camiye dönüştürülen Ulu Camii’dir. 1160 yılında Nisanoğulları tarafından yaptırılan Hazreti Süleyman Camii de en eski camidir. Sur içinde kalan ve günümüze ulaşan ilk dönem camilerinin büyük bölümü Akkoyunlu döneminde yapılmıştır. Bu dönemde yapılan 12 cami arasında en eskisi 1150-51 yıllarında yapılan Ömer Seddat Camii’dir.
Osmanlılar tarafından yaptırılan 15 caminin en eskisi ise 1516 yılında yaptırılan Bıyıklı Mehmed Paşa Cemii’dir. Diyarbakır’ın pek çok yapısında olduğu gibi camilerinde de siyah bazalt taşlar kullanılmıştır.
DİYARBAKIR ULU CAMİİ
Anadolu’nun en eski camilerden biri olan Diyarbakır Ulu Camii, 639 yılında İslam orduları tarafından Diyarbakır fethedildiği zaman şehrin ortasında bulunan ve kentin en büyük kilisesi olan Mar-Toma Kilisesi’nin camiye dönüştürülmesi sonucu bugünkü halini almıştır.
Diyarbakır Suriçi semtindeki geçmişte Mar-Toma Kilisesi olan en büyük kilise şimdi ise 7.yüzyıldan itibaren dönüştürülüp Ulu Camii adını alarak sadece Diyarbakır’ın değil bölgenin de en büyük cami özelliğini taşıyor.
Gerek kiliseden camiye dönüştürülmesi, gerekse mimari yapısı ve tarihi özellikleri nedeniyle yerli turistlerin yanısıra kente gelen Hıristiyan ve Müslüman turistlerin de ilk uğrak yerlerinin başında gelmektedir
Müslümanlar tarafından 5.Harem-i Şerif (Mukaddes Mabed) olarak kabul edilen caminin dört ayrı cephesi, Müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmıştır.
Cami Selçuklular tarafından 1115 yılında tamir edildiği söyleniyor. Mermer veya kara taştan sütunlar ile korint biçimindeki yapraklarla süslü başlıklar ve üzüm dallı süslerle herkesin ilgisini çekmektedir. Ulu Camii avlusunun batı, doğu ve kuzey yanlarında kurulan “maksure”, kütüphane ve medreselerin avluda bakan yüzleri de süslemede kullanılmıştır.
Nisanoğlu Müeyyedüddin Ebu Ali Nisan adına Ulu Camii minaresinde 1115 tarihli ve yine caminin doğuya bakan kapısı üstünde Nisanoğlu Ali’ye ait olmak üzere iki kitabe vardır. Caminin güney kısmının avluya bakan yüzünde Anadolu Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1241, Artuklu Melik Salih’in 1330 tarihli ve Osmanlı Padişahı IV. Mehmed’in birer fermanı yazılıdır. Camii’nin batı kesiminin ise bir kısmını Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın tamir ettiği bilinmektedir.
Camii, çeşitli devirlere ait kitabeleri, mimari özellikleri itibariyle büyük bir değer taşımakta olup, görenleri hayretler içerisinde bırakmaktadır. Ulu Camii’nin giriş kapıları üzerinde de yine çeşitli motifler, kabartma hayvan ve meyve şekilleri ile kitabeler vardır. Özellikle ana giriş kapısı olan ve basamaklarla camiye inilen doğudaki kapının üzerindeki kitabenin her iki yanında boğaya saldıran aslan kabartması büyük ilgi görmektedir. Batı yönüne açılan küçük kapının üzerindeki taşa oyulmuş çok zarif yaprak ve meyva motifleri arasında çoğunlukla üzüm motiflerinin görülmesi de ilginçtir. Ulu Camide halen Müslümanların iki mezhebi Hanifiler ve Şafiler iki ayrı bölümde ibadetlerini sürdürmektedirler.
Caminin en önemli özelliklerinden biri de hem kilise hem de camiye dönüştürüldüğü günden bugüne kadar kente gelip geçen tüm uygarlık ve hükümdarların üzerinden ilgisini esirgememesidir. Bu ilginin özelliği tarihi misyonu ve caminin çeşitli bölümlerinde çok sayıda yazıt, motifler ve kabart hayvan figürlerinin yer almasıdır.
Ezan için güneş saati
Ulu Camii’nin avlusundaki en ilginç özelliği avlunun sağ tarafında dikilen bir taş üzerine monte edilmiş güneş saatidir. Taş’ın ortasında bıçak ağzı büyüklüğünde bir demir parçası monte edilirken, demirin her iki tarafında ise yarım ay şeklinde biri kubleye diğeri kuzeye doğru çizilen iki çizgi bulunmaktadır. Yarım ay şeklindeki her iki çizgiden 6’şar çizgi olmak üzere toplam 12 çizgi bulunmaktadır. Güneşin doğuşunda taşın ortasına dikilen demirin gölgesi hangi çizginin üstüne vurursa saat o gölgeye göre belirlenip cami imamı tarafından ezan okunduğu ve cemaatin namazlarını kıldıkları belirtilmektedir. Güneş saatinin hangi tarihte ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.
NEBİ (PEYGAMBER) CAMİİ:
16.yüzyıl başlarında Akkoyunlular tarafından yaptırılmıştır. Mimari açıdan Akkoyunlu ve Osmanlı yapıları arasında bağlantıyı sağladığı için önemlidir. 20.yüzyılın başlarında çöken caminin minaresi orijinal yerinden bugünkü olduğu yere taşınmıştır. Minare yazıtına göre 1530 yılında Kasap Hacı Hüseyin tarafından hayrat olarak yaptırılmıştır.
SAFA (PARLI) CAMİİ:
15.yüzyılda, Akkoyunlular döneminde, Uzun Hasan tarafından yaptırılmıştır ve dönemin mimari başyapıtlarındandır. Özellikle minaresinin taş işçiliği dikkat çekicidir. Minaresinin harcının Diyarbakır çevresinde yetişen kokulu bitkilerle karıldığı için yakın zamanlara kadar sadece Cuma hutbelerinde minarenin kılıfının çıkarıldığı bilinmektedir.
DÖRT AYAKLI MİNARE (ŞEYH MUTAHHAR YADA MUALLAK) CAMİİ:
Akkoyunlu Kasım Han tarafından yaptırılmıştır. Yekpare taş sütunlar üzerinde bir sanat ve teknik gösterisi gibi yükselen minare, camiden daha çok dikkat çeker. Sütunlar üzerinde sanki boşluktaymışcasına duran minaresi nedeniyle “Muallak Camii” olarak da anılır. Halk arasında, minareyi taşıyan sütun boşluklarının arasından yedi defa geçenin her dileğinin gerçekleşeceğine inanılmaktadır. Anadolu’da dört sütun üzerine oturtulmuş minaresiyle tek örnektir.
MİMAR SİNAN CAMİLERİ:
Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli mimarı olan Koca Sinan, Diyarbakır’dan, Diyarbakır’ın mimari birikiminden oldukça etkilenmişe benzer. Buraya “armağanı” olan camiler Sinan’ın gelişim çizgisinde önemli eserlerdir.
HADIM ALİ PAŞA CAMİİ:
1534-37 yılları arasında Osmanlı’nın Diyarbakır’daki 6.valisi olan Hadım Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır.Medrese, cami ve tekke kompleksinden oluşur. Caminin doğu kısmında Şafiilere ait bölüm ise yapımından yaklaşık olarak iki yüzyıl sonra eklenmiştir.
İSKENDER PAŞA CAMMİ:
1563 yılları arasında Osmanlı’nın Diyarbakır’daki 12.valisi olan İskender Paşa tarafından yaptırılmıştır. Caminin banisi olan İskender Paşa, bayındırlık işleriyle öne çıkmış bir validir. Hamravat suyunun Diyarbakır’a getirilmesinde ve İçkale’deki Ayn Zeliha suyunun akıtılmasında büyük katkısı vardır.
BEHRAM PAŞA CAMİİ:
1564-72 yılları arasında Behram Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mimar Sinan dönemi yapıları arasında en görkemli olanıdır. Mukarnasları oldukça ustalıklıdır. Mihrapta yer alan çinileri dikkat çekicidir.
MELEK AMMED PAŞA CAMİİ:
16.yüzyılda, Diyarbakırlı Melek Ahmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Plan ve mimarisinde Mimar Sinan’ın etkisi görülmektedir. Mihrabı çinilerle kaplıdır. Alttan dükan ve depolar, üstte cami bölümüyle dönemin ilginç yapılarındandır.
DİYARBAKIR MEDRESELERi :
Medreseler, İslam dünyasında Büyük Selçuklular tarafından kurumlaştırılan dinsel, deneysel bilgilerin yanısıra; tıp astronomi gibi bilimlerin okutulduğu eğitim-kültür merkezleridir.

Diyarbakır il sınırları içinde tarihi ve mimari yönden büyük değerlere sahip bir çok medrese mevcuttur. Ne yazık ki bunların bir çoğu ilgisizlik nedeniyle yıkılmaya yüz tutmuş bulunmaktadır.
Cumhuriyet tarihi öncesi adeta bir Üniversite işlevi yerine getiren kentteki Zinciriye, Mesudiye, Ali Paşa ve Müslihiddin Lari gibi medreselerde; Astronomi, Tıp, Fizik, Matematik, Biyoloji, Kimya, İlahiyat, Edebiyat ve Felsefe gibi dersler öğretilmiş, bir çok bilim adamı bu mekanlarda çeşitli tartışmalarda bulunmuş ve bir çok ilim ve bilim adamı yetiştirilmiştir.
Ancak adı geçen dört medreseyle birlikte kentte bulunan diğer bir çok medreseler de tahribata kurban gitmemek için kendisine el atılması gereken ilgiyi, desteği; igililerden ve yetkililerden beklemektedir.
Halkımıza tanıtmak istediğimiz söz konusu medreselerin tarihi misyonu birlikte tanıyalım.
ZİNCİRİYE MEDRESESİ:
Asıl adı “Sincariye Medresesi”dir. Ulu Camii’nin yanındadır.Medrese 1198 yılında İsa Ebu Dirhem tarafından yaptırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar medrese olarak kullanılmış, savaş sırasında yoksul insanlara barınak olmuştur. Medrese, 1934 yılında onarılarak Arkeoloji Müzesi haline getirilmiştir. Arkeoloji Müzesi daha sonra yeni binasına taşınmıştır. Medrese binası iklim koşullarına göre inşa edilerek, Diyarbakır evlerinde çok yaygın olarak kullanılan iki eyvanlıdır. Açık avlulu bir medrese olmasına rağmen, avlu yapısı sıcağa karşı küçültülmüş, havuz ve fıskiyelerle serinletilmiştir.
MESUDİYE MEDRESESİ:
Ulucamii’nin kuzeyinde ve camiye bitişiktir. Diyarbakır’da inşa edilen ilk büyük medresedir. 1198 yılında Artuklu Mesud Kutbeddin Ebu Muzaffer Sökman adlı hükümdarın emriyle yapıldığı üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır. Medresede çeşitli ilimlerin öğretildiği Anadolu’nun en eski ve İlk Üniversitesidir. Medresede Astronomi, Tıp, Fizik, Matematik, Biyoloji, Kimya, İlahiyat, Edebiyat ve Felsefe gibi dersler öğretilmiştir. Ayrıca bilim adamları burada çeşitli tartışmalarda bulunmuşlardır. İnşa tarzı, motif ve kitabeleriyle çok değerli bir sanat eseridir. Medrese’nin avlusundaki mihrabın iki yanına ustaca yerleştirilmiş dönebilen taş sütunlar, binanın her hangi bir yerinde gelebilecek çökme veya kaymayı tespit etmek için konulmuştur. Bina kesme taşlardan iki katlı olarak yapılmıştır.
ALİ PAŞA MEDRESESİ:
Ali Paşa Camii’nin batısında bulunan medrese Hadım Ali Paşa tarafından 1434-1537 yılları arasında yapılmıştır. Mimar Sinan’ın eseri sanılıyorsa da bu kesin değildir. Dikdörtgen avlusunu doğu ve batısında sıralanan tek katlı, önü eyvanlı beşer oda ile eyvanın güneyini çevreleyen yarım sekizgen planlı bir açık eyvan dershaneden ibarettir.
MUBLİHİDDİN LARİ MEDRESESİ:
Sefa camisinin güneyinde cami avlusu içindedir. XIV.Yüzyılın ilk yarısında yapılmıştır. Mirat_Ül Edvar, Mirkatül Ahbar isimli eserlerin yazarı ünlü bilgin Lari’nin Diyarbakır Müftüsü olduğu dönemde inşa olunmuş ve adı geçen bilgin aynı medresede ders vermiştir.
DİYARBAKIR’da YOLCU YAPILARI HANLARI
Diyarbakır’da önemli tarihi değerlere sahip yapıların arasında Han’lar da önemli bir yer tutmaktadır. Bunların başında da Deliller Hanı ve Hasan Paşa Hanı gelmektedir.
Çağlar boyu yol üstü bir duraktır Diyarbakır; adını iki önemli ticaret yoluna veren “İpek” ve “Baharat” gibi, Doğu’nun ve Batı’nın türlü türlü malları Diyarbakır’dan geçer. Anadolu’daki yol ve ticaret sistemlerinin en önemli unsurlarından biri, devletçe güzergah üzerinde belirli mesafelerde yaptırılan, korunan ve işletilen hanlar, kervansaraylardır. Anadolu Selçuklu’larından devr alınan bu sistem Osmanlı döneminde de sürdürülmüştür. Diyarbakır’da günümüze ulaşan bu tür yapılar Osmanlı döneminin ürünleridir ve çağının en güzel örnekleridir.
DELİLLER HANI (HÜSREV PAŞA HANI)

Mardin Kapı yakınlarında bulunan Deliller Hanı, Hüsrev Paşa tarafından 1527 yılında yaptırılmıştır. Gerek geçmişte gerekse günümüzde halk arasında “Hüsrev Paşa Hanı” veya “Kervansaray” da denilmektedir. Ancak halk tarafından Deliller Hanı denilmesinin nedeni islam ülkelerinden Hicaz’a gitmek üzere burada toplanan hacı namzetlerini götürmek için gelen rehberlerin (delillerin) bu handa kalmalarındandır. Hanın karşısındaki geniş alana ise “Hacılar Harabesi” adı verilmektedir. Dış dükkanlarının köşkü andıran giriş bölümü ve şadırvanlı orta avlu etrafındaki revakların ve arkalarında han odalarının yer alması ile biçimlenen Deliller Hanı, taşıdığı plan şekliyle Osmanlı hanlarının genel şemasını yansıtmaktadır. Geniş bir alanı kapsayan han iki katlıdır. Siyah-Beyaz kesme taş, moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. Diyarbakır yapılarında özellikle iki cins bazalt taş kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi içerisinde hava delikleri türe yerel deyimle “Delikli” veya “Dişitaş” denilmektedir. Yaz aylarının 40 dereceye varan sıcak günlerinde avluya veya eyvana birkaç teneke su dökülünce, taşın çukurları içine toplanan suyun buharlaşmasıyla birlikte etraf tatlı bir serinlik yayılmaktadır. Bu nedenle bu taş çok tutulmaktadır. İkincisi ise Han’ın iki katında da kalın ayaklara dayanan revaklar ve bu revakların ardındaki han odaları yer almaktadır. Duvarlarında küçük nişler bulunan bu odaların, revaklara kapılarının dışında birde pencere açıklıkları vardır. Odaların köşelere rastlayanları aynalı tonozlarla örtülü bulunmaktadır. Ve derin kapılarla revaklara açılmaktadır. Girişe paralel kemerlerin bağlandığı, beş ayak sırasının alt nefe bölündüğü ahır kısmına ışık, duvarlara açılan tek sıra pencerelerden gelmektedir. Bu pencereler tek sıra olarak açıldığından içerisi biraz karanlıktır. Doğu-batı yönünde uzanan kemerlerin aralarındaki nefler, boydan boya beşik tonozlarla örtülmüştür. Dışta dükkanları, köşkü andıran giriş bölümü ve şadırvanlı orta avlu tarafında revakların ve arkalarında han odalarının yer almasıyla teşekkül eden Deliller Hanı çok ihtişamlı görünüm sergilemektedir. Deliller Hanı Günümüzde Kervansaray Oteli olarak kullanılmaktadır.
HASAN PAŞA HANI
Hasan Paşa Hanı, Diyarbakır Ulu Camii’nin doğu girişinin karşısında ve Gazi Caddesi üzerindedir. Osmanlı döneminin üçüncü valilerden Sokollu’nun oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1572-1575 yılları arasında yaptırılmıştır. Yine Hasan Paşa döneminde yaptırılan Kuyumcular ve Ketenciler çarşılarına gelip-gidenler tarafından kullanılmıştır. Han’da tarihi iki kitabe bulunmaktadır. Diyarbakır’ın ticaret merkezinde yer alan Hasan Paşa Hanı, bugün çeşitli amaçlar için kullanılmakta ve adeta turistik bir merkez mağazası görünümündedir. Han’ın en çok dikkat çeken yerlerin başında batı cephesi gelmektedir. Altı beşik tonozlu dükkanların ikinci katından taşan iki süslü pencereyle dışarıya açılan orta kısmı , yapının genel çizgilerini tamamlamaktadır. Delil’ler Han’nın sade görünümlü ikinci katına karşılık , Hasan Paşa Hanı köşelerinde başlıklı sütuncuklar , üzerinde boşaltma kemerlerine veya köşelere rastlanmaktadır. Hanın Mukarnaslı dolguları olan pencereleri ikinci katı kuvvetle ortaya koymaktadır. İki renkli taş sıralarının yatak olarak cephelerde kullanılması yapıyı olduğundan da uzun göstermektedir. Han’da dikkat çeken diğer bir noktada iki katın revaklarında yer alan sütunların birbiri üzerine oturmasına rağmen, ikinci katta avluya doğru taşan taş konsolların bulunuşudur. Hasan Paşa Hanı bugün kuzey ve güney cepheleri dışında çarşı ve diğer yapılarla kaplıdır. Bu yüzden bütün kimliğiyle ortaya çıkmaktadır.
1612 yılında Diyarbakır’a gelen ve şehri gezen Polonyalı Simeon, seyahatnamesinde han için şunları yazmaktadır: “ Şehri indikten sonra Hasan Paşa Han’ına indim. Muazzam kargir bir bina olan hanın 500 beygiri barındırabilen yer altında iki büyük ahırı, çok güzel bir havuzu. Üç kat üzerinde bir çok kargir odaları vardır.
Evliya Çelebi ise “Kale Misal Hasan Paşa Hanı gayet metin ve müstahkem” diye bahseder.
SU YAPILARI:
ÇEŞMELER VE HAMAMLAR:
Pek çok Anadolu yerleşmelerinde olduğu gibi Diyarbakır’da da “su”, hem yaşamın hem de temizliğin kaynağıdır. “Hayratta” bulunan yöneticilerin yada varlıklı ailelerin kentin içinde her hangi bir yere “su” getirmesi, onlarada önemli bir övünç kaynağı oluşuyordu. Bir zamanlar Diyarbakır’ın meydanlarında ve sokaklarında halkın kullanımına açık çok sayıda çeşme vardı. Örneğin, 1874 tarihli Diyarbakır Vilayeti Salnamesi’nde, 130 çeşmeden söz edilmektedir.
Hemen hemen her mahallede, çeşmeler gibi bir de hamam bulunurdu. Hatta, Osmanlı döneminde salgın hastalıkları önlemek, kentte yaşayanları riske sokmamak amacıyla özellikle yabancıların de kente girişlerinde zorunlu olarak hamamlara sokulduğunu ve yıkandıktan sonra kentte girişlerine izin verildiğini biliyoruz. Surlar’daki hem İç Kale hemde Dışkale’deki dört ana kapının yakınında bir zamanlar birer hamamın bulunması, böylesi bir kamusal bakış nedeniyledir.
Kaynaklardan adı geçen 23 hamamdan Vahap Ağa Hamamı, Melek Ahmet Hamamı Ve Kadı Hamamı günümüzde de ayaktadır. Ancak maalesef hamam olarak hizmet veremeyen yapılardır.
ÖTE DÜNYA YAPILARI:
TÜRBELER:
Yaşamın izleri kadar ölümün izleri de Anadolu kentlerinin vazgeçilmez bir yüzünü oluşturur. Yüzyıllara meydan okuyan “taşlar”, ölen kişilerin adlarını ve anılarını geleceğe taşıyan türbe ve mezarlık gibi yapılara da “hayat” verir. Anadolu kentlerinde mezarlıklar yeşillerle donatılmış kent parçalarıdır. Kente yada topluma önemli faydalar sağlayan kişiler ve dini önderler; ise yine kentin içinde inşa edilen türbelere gömülür.
SULTAN SUCA TÜRBESİ:
XIII. yüzyılda kesme ve moloz taşlardan yapıldığı tahmin edilen yapı, Mardin Kapısı içinde, Delil’ler Hanı’nın karşısındadır.
İSKENDER PAŞA TÜRBESİ:
İskender Paşa Camii’nin bahçesi içindedir. Camiyi İskender Paşa’nın yada çocuklarının yaptırdığı sanılmaktadır. Diyarbakır türbeleri en ilginçlerindendir.; mescit ile mezar (türbe) olarak iki kısmından oluşur.
ŞEYH ABDÜLCELİL TÜRBESİ:
Şeyh Safa Çamii’nin avlusundadır. 15-15 yüzyıllarda yapıldığı tahmin edilmektedir.
SARI SALTUK TÜRBESİ:
Urfa Kapı’nın iç yönünde, Gülşeniler Türbesi olarak bilinen yapılar topluluğu içindedir. Mimarisi ve süslemeleriyle Diyarbakır türbeleri içinde önemli bir yeri vardır.
ZİNCİRKIRAN TÜRBESİ:
İçkmale’nin dışında, Nasuh Paşa Camii’nin güneyindedir.
LALA BEY TÜRBESİ:
Lala Bey Camii’nin yanındadır. Camiyle aynı dönemde, tahminen 15-16 yüzyılda yapılmıştır. Yapıda bulunan “mumyalık” bölümü, Diyarbakır türbelerinde pek sık rastlanmayan bir özelliktir.
DİYARBAKIR’IN SOKAKLARI (KÜÇELER) VE EVLERİ
Surlarla çevrilen eski Diyarbakır’dan bazı kaynaklar, “Amid”adıyla sözeder. Kimi yorumculara göre Amid, “Mezopotamya’nın bittiği yer” anlamına gelir.
Diyarbakır sokakları ve evlerinin şekillenmesinde surlar önemli bir rol oynamaktadır. Surlar kentin genişlemesini sınırladığı için sur içinde yoğunlaşma artmış, evler birbirine bitişmiş, sokaklar daralmıştır. Bu da gölgelik alanların çoğalmasını, serinliğin artmasını sağlamıştır. Bu tür bir sıkışıklık sokakların şekillenmesinde bazı durumlar yaratmış ve mahremiyeti sağlamak için evler, sokaklardan yüksek duvarlarla ayrılmıştır. Bazalt parke taş döşeli eski Diyarbakır sokaklarında sürekli akan çeşmeler, sokaklara temizlik ve canlılık katardı.
DİYARBAKIR GELENEKSEL EVLERİ
Sur içindeki Diyarbakır, ilk elden yoğun ve sıkışık yapısıyla dikkat çeker. Bu yoğunluk bir yönüyle Doğu Karekterli organik yapılaşmayı, bir yönüyle de Roma döneminden bu yana Sur içinde sıkışmış bir kenti ifade eder. Roma döneminde kalan ve günümüzde de yer yer hala kullanılan kanalizasyon ağı, mimarisi dokunun eskiden de sıkışık olduğunu gösterir. Sokaklar ve evler kaçınılmaz olarak bu sıkışık dokudan payını alır. Evler genel olarak düzensiz bir geometri ile birbirinden ayrılır yada birbirine yaklaşır. Ancak parseller ne kadar düzenli olursa olsun, evleri çevreleyen avlu duvarları, birbirleriyle olabildiğince dik açıyla buluşur.
Diyarbakır’da köklü bir mimari gelişiminin varlığını ortaya koyan eski yapıların başında evler gelmektedir. En az 5 bin yıllık bir geçmişe sahip Diyarbakır’ın evleri de; yüzyılların verdiği tecrübe neticesi gelişerek, kentin tarihi kimliğine ve iklim şartlarına uygun durumuna getirilmiştir. Evlerin itinayla inşa edilmesi kendine özgü karekteristik özellikler taşıyan bir mimari yapının oluşmasını beraberinde getirmiştir. Diyarbakır evleri genellikle kara bazalt taşından inşa edilmiştir. Evler çoğu zaman bodrum kısmı bazalt taşından, üst kat ise arası tuğla dolgu ahşap karkas olarak inşaa edilmiştir.
Bazalt taş Diyarbakır yapılarının esas malzemesidir. Bölge halkı bazalt’ın renginden ve çok kullanılmış olmasından dolayı Diyarbakır’a “KARA AMİD” ismi koymuşlardı. Diyarbakır’da ayrıca duvarların çoğunda bir sıra siyah, bir sıra beyaz; kemer taşları ve sütun gövdeleri de siyah, beyaz münavebeli olarak kullanılmıştır.
Diyarbakır evlerinin yapımında Anadolu’nun köklü geleneğini Doğu’dan ve Mezopotamya’dan gelen etkilerle beslenmiş ve yörede var olan her kültürün katkısıyla yeni sentezlere ulaşmıştır. Diyarbakır evlerinin biçimlenişinde “Yazları çok sıcak, kışları çok soğuk” geçen yöre ikliminin etkisi de büyüktür. Bu yüzden, eski Diyarbakır evleri; “yazlık”, “kışlık”, ve “mevsimlik” bölümler halinde yapılırdı.
Yazlık bölüm, en özenli ve en süslü odaların yer aldığı kısımdır. Daima kuzeye bakan , kuzey rüzgarlarına açık eyvanların altında, “soğukluk” denilen ve bazen içerisinde küçük bir taş havuz da bulunan odalar yer alır. Yazları, dışarıda gölgede 45-50 dereceyi bulan sıcaklık, yöreye özgü bir odada 20-25 dereceye düşer.
Avlularla çevrelenmiş evlerin sokaklarla buluşma noktası, kuşkusuz kapılardır. Kapılar, hem sokakla buluşma, dışa açılma hem de ev içi hayatı koruma, sakınma işlevini üstlenir. Eyvan ise Diyarbakır evlerinin en göze çarpan mimari unsurudur. Evin bütün zenginliğini kendinde toplar. Genellikle kırık kemerlidirler. Evlerin bol güneş alması için genellikle çok sayıda pencereleri mevcuttur.
Diyarbakır evlerinde avlu, eyvanın devamı ve tamamlayıcısı niteliğindedir. Şiddetli soğuk geçen günler dışında hayat eyvan ve avluda geçer. Avlular sokağa tamamen kapalı olduğu gibi komşu evlerden de görünmezler. Eski Diyarbakır evlerinde “Haremlik ve Selamlık” olarak iki bölüm mevcuttur. Bu evlerin en önemli odası ise “Mabeyn” odasıdır. İki bölümü birbirine bağlayan bu odadan, evin erkeğe harem kısmına geçer. Mutfaklarda evlerin harem kısmında bulunur. Ve tek kemerli bir eyvan şeklindedir. Avluya açık olan mutfağın zemini taşlarla döşelidir.
Diyarbakır eski evlerine en iyi örnek olarak bilinen Cemil Paşa Konağı, İskender Paşa Konağı,
ve halen Diyarbakır’da Kültür Müzesi haline getirilen ve 1820 yılında yapılan Cahit Sıtkı Tarancı’nın evidir. Sosyolog Ziya Gökalp ve yazar Esma Ocak’ın evleri de en iyi mimariye sahip Diyarbakır eski evleri arasında yer almaktadırlar.
İKİ DÜNYA ARASINDA: KÖPRÜLER:
TAŞI DÜŞLE ÖRMEK; SUYU TAŞLA AŞMAKTIR KÖPRÜLER...

Köprü yada merdiven gibi bir mekanı aşan, onu başka mekanlara ulaştıran mimarlık çözümleri, aslında insan zekasının büyük sıçramaları, büyük buluşlarıdır. Gündelik yaşam içinde bunu keşfetmek oldukça zordur. Bu nedenle bir su yolunu taşla örerek aşmak, neresinden bakılırsa bakılsın büyük bir cesaret ve yetenek sayılmalı. Bu yeteneği kime borçlu olduğumuzu bilmiyoruz. Geride bıraktığımız pek çok “ilk” gibi ilk köprüler de insanlığın ortak/anonim çözümü. Ya da en azından bugün böyle olduğunu kabul ediyoruz. Ancak köprü bir kez “kurulduktan” sonra “geçiş” başlar. Suyu aşarız. Özlemi, sılayı, ayrılığı aşarız. Buluşmalar, bir arada olmalar, kavuşmalar gelir. Bu yüzden alçak gönüllü birer hizmetli olan köprüler, sosyal ve kültürel yaşamımızda da önemli işler başarır. Karayoluyla kentin giriş ve çıkış ulaşımını sağlayan bu köprüler aynı zamanda tarihi bir misyona sahip. Diyarbakır’da en önemli köprüler Dicle Köprüsü (On Gözlü Köprü, Malabadi Köprüsü, Çermik ilçesi yakınındaki Haburman Köprüsü ve Devegeçidi Köprüsüdür.
DİCLE KÖPRÜSÜ (ON GÖZLÜ KÖPRÜ
Surların hemen dışında, Dicle üstünde bir köprü vardır. Halkın değişiyle “On Gözlü”, kaynaklara göre de “Dicle Köprüsü” Dicle Köprüsü, Diyarbakır’ın güneyinde 3 km uzaklıktaki “Kırklar Dağı” eteğinde, eski Silvan yolu üzerindedir. Köprü kesik üzerinde bloklarla karaya birleşir. Üzerinde kitabesinde Hicri 457 (M.1065) tarihinde Mervanlı Hükümdarı Nizamüddevle Nasr’ın zamanında inşa edildiği ve mimarisinin Yusuf oğlu Ubeyd olduğu yazılıdır. Sağlamlığı ile ünlü köprü, asırlardan beri Dicle’nin azgın sularına büyük bir güçle karşı koymaktadır. Dicle Nehri’nin Diyarbakırlılar kutsal sayar ve (Allah’a Giden Yol) olduğuna inanırlar. Bu inançtaki binlerce Diyarbakırlı kadın ve genç kız her yıl Kurban Bayramı akşamı “On Gözlü Köprü’nün üstünde toplanıp dileklerinin yerine gelmesi çin dualar okur ve daha önce yazdırdıkları Allah’a ‘yazdıkları’ dilekçelerini dualar okuyarak nehre atarlar.
MALABADİ KÖPRÜSÜ:
Silvan ilçesine 24 km. mesafede Diyarbakır Batman yolu üzerinde muhteşem bir Artuklu eseri olan Malabadi Köprüsü dünyada tay köprüsü içerisinde kemeri en geniş olanıdır. Kemerin her iki yanında iç tarafta kervan ve yolcular tarafından, özellikle kışın zorlu günlerinde barınak olarak kullanılan iki oda bulunmaktadır. Her biri başka başka uzunluklarda ve kırık hatlar halinde üç bölümden oluşan köprü, doğu ve batıda hafif eğilimlerle yollara bağlanmıştır. Orta bölüm kayalıklar üzerinde oturtulmuş bir kitle halindedir. Burada sivri şekilde ve 38.60 cm. açlıkta çok büyük bir kemer ile sepet kulpu şeklinde, 3 m. açıklıkta küçük bir kemer vardır. Köprü biri çok büyük olmak üzere beş gözlüdür. Albert Gabriel köprünün tarifini şöyle açıklamaktadır: “Modern statik hesabının olmadığı devirde bu açıklıkta o zaman için böyle bir eser hayranlık ve takdiri muciptir. Ayasofya’nın kubbesi köprünün altına rahatlıkla girer. Balkanlarda, Türkiye’de Orta Şark’ta bu açıklıkta, bu yaşta köprü yoktur.”





Yorum